T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Beyefendi ve hanımefendiler...

"Beyefendi, nasılsınız?"

Epeydir, karşılaştığım veya telefon ettiğim tanıdıklara, erkekseler "Beyefendi", kadınsalar "Hanımefendi" diye hitap ediyorum. Beyefendi aşağı, hanımefendi yukarı... İlk önce şaşıran olsa bile, bir süre sonra herkes alışıyor.

Bu tür hitapların sorun olduğu ortamlar da var. Geçenlerde ilk kez karşılaştığım bir psikiyatri profesörü hitabım üzerine güldü ve bana başından geçmiş bir beyefendi öyküsü anlattı. Vaktiyle gün gördüğü hemen anlaşılan düşkün birine "Beyefendi" diyecek olmuş, adam derhal "Beyefendi senin babandır" diye cevap vermiş...

Olabilir. Ancak, böyle davranmamın bence önemli bir sebebi var: Hayata aynı zaman diliminde başladığımız insanlar, epeyden beri, önemli yerlere gelmeye başladılar. Vaktiyle kendisine ön ismiyle hitap ettiğim bakanlar, büyükelçiler, genel müdürler, valiler, müsteşarlar, parti genel başkanları var; bulundukları konum gereği onlara eskisi gibi davranamam. Ben de kolayını buldum, herkese hitapların en kibarıyla sesleniyorum: "Beyefendi..." İyi ki de öyle yapıyorum; baksanıza, ben yaştaki en eski dostlarımdan biri başbakan oluverdi...

Kimbilir ne zaman 'yaşlılık' üzerine dokundurmalarda bulunurken buraya kaydetmiştim. Yaşlandığımı ilk farkedişim yaşça benden daha genç kişilerin önemli mevkilere yükselmeleriyle başladı. Benden dört yaş küçük biri İngiltere'ye başbakan olur da, insan kendini 'yaşlanıyor' hissetmez mi? Başbakanlık yaşının benim neslime inmesi 1950 doğumlu Abdullah Gül'le başladı...

Politikacı Abdullah Gül'ü yakından izledim (1991-). Daha önce çalıştığı İslâm Kalkınma Bankası günlerini (1984-1991) de biliyorum. Ondan önce Londra'da beraber geçirdiğimiz bir dönem oldu (1977-78). Ancak, tanışıklığımız çok daha öncelere, dostluğumuzun başlangıcı ise yeni yetmeliğimize (1969) dayanıyor...

Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül'ün yaygın kullanıma kavuşturduğu 'muhafazakâr demokrat' sıfatı var ya, Türkiye'nin 'kırılma' noktalarından biri saymamız gereken 1970 öncesinde bizler tam da o sıfatı hak eden bir konumdaydık. Türkiye bir askeri müdahaleye doğru hızla yol alıyordu ve bizler, o müdahalenin öncesi ve sonrasında, ülkenin birlik ve bütünlüğünü koruyacak bir duruş içindeydik...

Hayat dağdağası içerisinde ilişkim koptuğu için sonrasına kefil olamam, ama bizlerin ilgilendiğimiz dönemlerde Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) Türkiye'de merkez sağın gençlik kuruluşuydu. İdeolojik sapmalara karşı direnen, aşırılıklardan ısrarla kaçınan, çekilmek istendiği kavga ortamına asla yüz vermeyen gençlerdik. Rasim Cinisli ile başlayıp İsmail Kahraman'la devam eden, Burhaneddin Kayhan'la olgunluk çağını yaşayan MTTB'nin önemli figürlerinden biriydi Abdullah Gül...

Bu satırları yazdığım sırada fotoğraf albümüm yanımda değil, ama göz belleğim sağlam. Birinde, yalnız başıma, İzmir/Heykel'de 'Kıbrıs' mitingindeyim. Abdullah Gül, fotoğrafa, mitingimize İstanbul katkısı olarak giriyor... Bir diğer fotoğraf MTTB kongresinden; bir çoğu ülkenin değişik köşelerinde mesleklerini sürdürse de, bazısı siyasete girmiş fotoğraftakilerin... En merkezi yerde dönemin İstanbul İcra Konseyi başkanı olarak Abdullah Gül duruyor...

Yaştaşlarımızın sokaklarda vuruştuğu veya konformizm tuzağına düşüp ülkenin dertleriyle ilgilenmeyi ihmal ettiği o günlerin ortamında, bizler, sanki dünyayı sırtımızda taşıyorduk. Bir yandan okuyor, ne nedir öğreniyor ve aramızda tartışıyorduk; bir yandan da yüksek öğrenim gençliğine her alanda yardımcı oluyorduk. Biz yaştaki onbinlerce kişinin cebindeki ehliyeti MTTB Trafik Müdürlüğü'nün açtığı kurslar sağlamış, sonranın nice yıldız 'turizm rehberi' bizim kurslarda yetişmiştir... Yüzbinlerce genç, hiç abartmıyorum, okuma sevgisini, MTTB Orta Öğretim Komitesi üyesi olduktan sonra kazandı... MTTB Kitap Kulübü, ilin en çok ziyaret edilen, cirosu en yüksek kitapçısıydı. Konferanslar, paneller, bilgi yarışmaları önemli 'eylemlerimiz' idi...

Kavgaya bulaşmamak kolay olmadı. MTTB binasına bomba attılar... Bir MTTB mensubunu cami çıkışı katlettiler... Kim vurduya getirilen arkadaşlarımız, dostlarımız oldu... Bizler, "Pasifler" ithamlarına da göğüs gererek, meşruluk çizgisi dışına çıkmadık. Silâh yerine kitabı, kavga yerine konferansı tercih ettik; en güzel eylemin 'gençleri eğitmek' ve 'insana hizmet etmek' olduğuna emindik...

Abdullah Gül'ün şimdilerde herkese güven telkin eden 'mutedil' tavrı, "Biz muhafazakâr demokratız" dediğinde itiraz edenin çıkmaması, yerli-yabancı tanışlarını hayran bırakan titizlik ve çalışkanlığı, kişiliğinin yoğrulduğu MTTB günlerinin mirasıdır. Biz, daha o zamanlar (1969-1972), 'muhafazakâr' değerlere sahip çıkan 'demokrat'lardık...

Herkese "Beyefendi" diye hitap etme alışkanlığımı, şimdi kendimi sorguluyorum da, herhalde Abdullah Gül'ün 'bakan' olduğu sırada edinmiş olmalıyım. Neredeyse kırk yıldır ilk ismiyle hitap ettiğim, hayatımı film şeridi gibi gözümün önünden geçirdiğimde pek çok karesinde gölgesini fark ettiğim kişilere de, ben yaşlardaki yeni tanıdıklarıma da, hiçbir ayırım yapmaksızın, "Beyefendi" diyorum işte...

Bu sıfatı çoğu fazlasıyla hak ediyor zaten. Uzaktan bile tanıyor olsanız, Abdullah Gül, o sıfatı hak eden biri gibi durmuyor mu size de?


18 Kasım 2002
Pazartesi
 
TAHA KIVANÇ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED