|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dindarlar son bir kaç yıldır sıkıntılarla dolu, bunaltıcı günler yaşıyor. Her açıdan zorlu bir süreç bu... Bir yanda, kapalı kapılar ardında kararlaştırılıp uygulamaya konulan toplumu yeniden inşa programının gündelik hayatımızın her cephesinde karşımıza çıkan yıkıcı sonuçları, öte yanda ise bu vahşi kampanya karşısında çözülme belirtileri gösteren yol arkadaşlarımızı ve sevdiklerimizi kaybetmemek için verdiğimiz yoğun çabalar... Kısacası, inanmış insanlar olarak hayli çetin-ceviz bir sınavdan geçiyoruz. Elbette ki, bunda da bir hayır var; yalnızca bu badireyi atlatabilenlerin olumlu sonuçlarıyla yüzleşeceği türden ilahi bir hayır... Aynı gazetede yazıyor olmanın gerektirdiği nazik dengeyi korumak amacıyla hemşehrim diyerek, birlikte keşkek yemekten bahsederek havayı yumuşatıp saygı sınırları içinde cevap verdiğim Kürşat Bumin, 27 Mart 2002 tarihinde centilmenlik, iyiniyet ve saygı sınırlarını zorlayan benimle ilgili ikinci yazısını kaleme aldı. Üstelik benimle aynı gazetede yazmaktan rahatsız olduğunu belirterek de okur huzurunda benimle tartışma gereği duyduğunu açık bir dille ifade etti. Böylelikle, kendi yuvamızda, kırk yıl düşünsem aklıma dahi gelmeyecek sürpriz bir öfkenin muhatabı oldum. Ben Bumin'i bu saygı sınırlarını zorlayan tavrıyla baş başa bırakıp yazısında okuyucuya eksik aksettirdiği bir iki hususa temas etmek istiyorum. Öncelikli olarak, Yeni Şafak gazetesinin ana eğiliminden söz etmek istiyorum. Elbette ki, her gazetenin olduğu gibi Yeni Şafak'ın da bir ana eğilimi var. Bunu, en azından 20 yıllık gazetecilik ve yayıncılık deneyimimden ötürü, biraz olsun bilme lüksüne sahibim. Ama Yeni Şafak'ın ana eğilimi, benim bildiğim kadarıyla, sadece Bumin'in tarif ettiği sınırlar içinde değil, daha kapsamlı bir tanımlamayı gerektiriyor. Muhafazakar medyada -aralarında Yeni Şafak'ın da bulunduğu- onlarca dergi ve gazetenin doğuş serüvenine bizzat içeriden şahitlik etmiş biri olarak, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, bu gazetenin ana eğilimi öteden beri üç temel üzerine oturmaktadır. Birincisi İslam, ikincisi çoğulcu demokrasi ve üçüncüsü ise insan hakları. İslami duyarlılık ise, bu gazetede istisnai bir bakış açısı değil, ana eğilimin ilk ve en önemli unsurudur. En azından, ben bunu yıllardır böyle biliyorum. İkinci olarak Bumin'in İmam Hatipli kızların otobüslere doldurularak uzak semtlere bırakılmasıyla, parkta öpüşenleri ve mini eteklileri birbirine karıştırdığını belirtmeliyim. Ben o yazımda TBMM İdare Amiri Ahmet Çakar'ın hatırlattığı genelgeden yola çıkılarak onlar için de İmam Hatipli kızlara reva görülen muamele talep edilebilir diye yazmış ve öyle yapılmaması gerektiğini vurgulamıştım. "Tabii ki biz onlara öyle yapılıyor diğerlerine de aynısı yapılsın gibi bir kutuplaşmadan yana değiliz.(.....) Böylesi durumlarda toplum olarak istememiz gereken şey, hakka ve hukuka riayet edilmesidir. Bir şey yasaklanırken ve serbest bırakılırken toplumun gerçekleri, genel hukuk ve genel ahlak kuralları göz önünde bulundurulmalıdır deriz." (Yeni Şafak,13.03.02) diye yazdığım halde Bumin'in "parkta öpüşen, mini etek ve tahrik edici elbise giyen bayanların otobüslere doldurularak uzak semtlere bırakılması"na epeyce sıcak bakan bir yazarla aynı gazetede yazabilmem için onunla mutlaka okur önünde tartışmalıyım." ifadesinin değerlendirmesini okurlara bırakıyorum. Kadınların dövülmesi meselesine gelince, meseleyi gündeme bu şekilde getiren ben değilim. Kadınların dövülmesi meselesi tartışıldığı ve ilgili ayet gündeme geldiği için o konuya değindim, yoksa Bumin'in anlattığı gibi biz kadınları hep ikinci sınıf insan görüp onları dayakla ananlardan değiliz. Bu konuda benim fikrimi öğrenmek istiyorsa 03 Haziran 2001 Pazar günü bu sütunda yayınladığım "Erkek aslan aslan da, dişi aslan aslan değil mi?" başlıklı yazıyı gözden geçirebilir. Konu kadındı kadınlara ilgili yazdık, başka zaman erkeklerle ilgili mevzu gelir bu kez onu konuşuruz. Yeri gelmişken belirteyim ki kadınlar için uygulanan bu safhalar aynen erkekler için de söz konusudur. Benim Nisa suresinin 34. ayetinin "...geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara önce nasihat edin, sonra yatakta yalnız bırakın, sonra dövün..." bölümünde bahsedilen öğüt verme, yatakları ayırma ve sembolik dövme olmak üzere naklettiğim 3 aşamanın ti'ye alınması umarım sürç-ü kalem olmuştur. Umarım bu konuda yazılanlar bu üç aşamanın ayette geçtiğinin farkına varılamadan yazılmıştır. Eğer bu aşamalarla inceden inceye dalga geçilmesi bir sürç-ü kalem ise düzeltilmesinde yarar vardır. Aksini düşünmek bile istemiyorum. Ayrıca, dayak her yerde var. Okulda, sokakta, statta, kışlada, Meclis'te her yerde var. Ama "Kur'an emrettiği için kocam beni dövüyor" diyen kaç kadın var ki din istismarcıları bunu sık sık gündeme getiriyorlar? Ben kadına dayak atılmasının Kur'an'da olmadığını oradaki dövmenin de İbn Abbas'a göre yorumunu anlatmaya çalıştım ve bir insan misvakla ve mendille dövülmeyeceğine göre bunun öfkeyı izhar eden sembolik bir eylem olduğunu söyledim. Bir başkası evden uzaklaştırmak diye yorumluyor, olabilir! Sonra ayeti es geçerek konuyu götürüp başörtülü kızlara "kocanız sizi yataktan atarsa ya da misvakla döverse" diye istediği cevabı alacak şekilde sormak ne kadar tutarlıdır? Ayetteki yatakların ayrılması meselesini yazarın sadece cinsellikle yorumlaması ve bununla da alay eder mahiyette ince ince dalgasını geçmesi İslami duyarlılığı olan herkesi olduğu gibi beni de rahatsız etmiştir. Aynı evde yaşayan iki hayat arkadaşından birinin protesto olarak başka bir yatakta ya da odada gecelemesinin karşı taraf üzerinde son derece caydırıcı psikolojik bir baskı olduğunu hangi evli çift kabul etmez? Bunu sadece cinsellikle yorumlamak ne kadar zekicedir? Son olarak, Bumin pek bilmez, o bu cenahta bir hayli yenidir. Ancak, bilenlerin gayet iyi bildiği gibi, biz inancı ve fikri ne olursa olsun inanca ve fikre saygı gösterilmesi gereğine inanırız. Bir insan her türlü inanca ve fikre sahip olabilir. O insanın inancını ve fikrini savunması da normaldir. Ondan zorla benim gibi düşünmesini ve inanmasını isteyemem. Ama biri kalkar da kendi fikrini savunmak yerine bir başka inancı alaya almaya başlar ve Kur'an ayetlerini ti'ye alırsa bunun hoş görülecek tarafı yoktur. Çünkü dinde, fikirde ve sevgide özgürlük esastır zorlama olmaz ama saygıda mecburiyet vardır. Evet, sözün özü, ben Kur'an-ı Kerim'in her cümlesinin, noktası ve virgülüne kadar değişmez bir evrensel norm olduğuna inanıyorum. Kur'an'ın kimi bölümleri ya da içerdiği kimi ifadeler bugün içinde bulunduğumuz siyasal ya da toplumsal sistemlerle tezat teşkil ediyor gibi görünse de, sonuçta oradan verilen mesajların insanın ve toplumun doğasına en uygun çözümleri önerdiğini savunuyorum. Doğaldır ki, böyle düşünen bir insan olarak, katilleri, canileri ve çıplaklığı da asla savunmuyorum. Eğer bu tavrım taassup ise, büyük bir keyif ve memnuniyetle ifade edeyim ki ben mutaassıbım. Hatta, oldukça da fanatiğim!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |