|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Radikal gazetesinin dünkü manşet haberinin içeriği, Ankara'nın Türkiye'yi içine soktuğu acıklı durumun unutulmaz bir belgesi olarak hafızalara nakşedilecek nitelikte. Acıklı ve aynı zamanda da komik. Konu, Diyarbakır'ın Dicle ilçesinde Dicle Cumhuriyet Savcılığı'na bir suç duyurusunda bulunulmasıyla ilgili. Suç duyurusunun nedeni ise, isimler. Gelin, şu satırları beraber izleyelim: "Dicle Jandarma Komutanlığı, 21 Aralık 2001 tarihinde nüfus kütüklerinde kaydedilen isimler üzerinde yaptığı araştırma sonucunda, 21 çocuğun isimlerini sakıncalı bularak Dicle Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. Dicle Cumhuriyet Savcılığı da yaşları 1.5 ile 15 arasında değişen Berivan, Zilan, Rojda, Baver, Velat, Serhat, Kendal, Hebun, Baran, Rojhat, Agit, Zelal ve Zozan adlı çocukların isimleri nedeniyle aileleri hakkında dava açtı. Savcı Alpaslan Karabay hazırladığı iddianamede, 1587 sayılı Nüfus Kanunu'nun 16. maddesinde 'Çocuğun ismini anası ve babası koyar. Ancak milli kültürümüze, ahlak kurallarına, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen ve kamuoyunu inciten adlar konulamaz' hükmüne atıfta bulunarak, çocuklara verilen Kürtçe adların PKK militanlarının kod adları olduğunu savundu." Kürtçe isim davasına Dicle Asliye Hukuk Mahkemesi'nde başlanmış. Bu arada ailelerin avukatı Fırat Anlı, Yargıtay içtihatları uyarınca böyle bir dava açılamayacağını savunarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 1 Mart 2000 tarihli bir içtihadı birleştirme kararını ve 'Rojda isminin Türk örf ve adetlerine aykırı olmadığına' dair Yargıtay 18. Hukuk Dairesi'nin 1992 yılında aldığı bir kararı savunmasına dayanak göstererek, davanın reddedilmesini istemiş. 'Acıklı komedi' burada bitse, neyse. Mahkeme heyeti, dava konusu isimlerin 'Türk milli kültürüne, ahlak kurallarına, örf ve adetlerine uygun olup olmadığının ortaya çıkartılması için Türk Dil Kurumu'na yazı yazılmasına' karar vermiş. İşin içinden çıkamayıp, Türk Dil Kurumu'na başvurmaya karar veren yargıçın adı Şirvan Ertekin. Şirvan ismi Kürtçe/Farsça kökenli! Peki, Türk Dil Kurumu, dava konusu isimlerin 'Türk milli kültürüne, örf ve adetlerine uygun olmadığını' bildirirse ne olacak? Bir ihtimal şu: Prof. Baran Tuncer adını, ünlü armatör Pekin Baran soyadını değiştirmek zorunda kalacak. Fenerbahçe'nin ve Ümit Milli Takımın santrforu Serhat Akın'ın, eski bakanlardan Abdülkerim Zilan'ın ise soyadını değiştirmesi gündeme gelecek. Baranlar, Serhatlar, Zilanlar, Zelallar vs. için zor günler başlayacak. Veya Türk Dil Kurumu, 'seçme' yapıp; bazı isimlerin 'milli kültürümüze uygun' bazılarının ise uygun olmadığını belirtir ve mahkeme öyle bir doğrultuda karar verirse, TBMM'nin yeni bir yasa çıkartması ve bu yeni yasa ile, hangi isimlerin konulamayacağını, hangi isimlerin konulabileceğini 'yasa kapsamına alması' gerekmeyecek mi? Ki, bir karışıklık doğmasın ve vatandaşlar çocuklarına isim koyarken 'yasa dışı'na düşmekten kurtulsunlar. Fakat, durumun karışıklığı, Türk Dil Kurumu'nun 'mütalaası' ile de bitecek gibi gözükmüyor. Ya birisi kalkıp, davanın yargıcı Şirvan Ertekin hakkında, Şirvan ismi nedeniyle 'suç duyurusu'nda bulunursa? Veya, 'PKK'lıların kod adları'nın çocuklara konulması 'suç' gibi algılanabilecekse; -PKK'lılar Kürt, Kürtler de Müslüman olduğuna göre- birisi kalkıp, bazı PKK'lıların, hiçbirinin kökeni Türk ve Türkçe olmayan Ahmet, Ali, Veli, Ömer, Hasan, Hüseyin, İbrahim, Mustafa, Kemal, Osman, Süleyman vs. gibi 'kod adlar' taşıdığını ve Güneydoğu'daki bazı vatandaşların bu isimleri bilerek çocuklarına koyduğunu iddia eder ve 'suç duyurusu'nda bulunursa, ne olacak? Abdullah gibi gerçek adlı PKK'lıların isimlerini çocuklarına koyan ve koymuş olanlar ne yapacak? Bülent de Farsça kökenli. İşi uzatırsak, Türkiye'de cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı, birçok milletvekilinin isimleri 'şaibeli' hale gelebilir. Çok ciddi bir 'hukuki sorun' gibi ortaya çıkan işin bu 'zevzek' yanını bir yana bırakalım; bu 'suç duyurusu' aslında bir 'gerçek'in 'itirafı' oluyor ve gayretkeş jandarma komutanlığı ve savcı, herhalde, bu girişimleriyle 'Kürtçe'nin Türkçe'den ayrı ve farklı bir dil olduğu'nu 'ilan etmiş' olduklarının farkında değiller. Böylece, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye sunduğu Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki 'anadili Türkçe olmayan Türk vatandaşlarının kendi dillerinde eğitim ve basın-yayın hakkının önündeki yasal engellerin kaldırılması' şartı, bizzat Türkiye'deki kamu otoritesi tarafından -negatiften yola çıkarak da olsa- desteklenmiş oluyor. Düşünsenize, adını 'Berivan' koyduğunuz ve 15 yıl böyle yaşamış ve lise öğrencisi olarak bu dünyada bir kimlik elde etmiş olan kızınız, isminden ötürü 15 yıl sonra 'suçlu' konuma girecek ve bu ismi ona koymuş olmakla, siz, ana ya da baba olarak 'suç' oluşturmuş olacaksınız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurduğunuz takdirde kazanmamanız mümkün değildir. AİHM'de böyle bir dava konusu olması ise, Türkiye açısından tam bir 'skandal' olacak ve böyle bir 'imaj' çizen Türkiye'nin AB yoluna -herhangi bir başka sorun gerektirmeksizin- bir başka barikat daha dikilecektir. Dicle'deki davanın reddedilmesi durumunda da, 'aynı sonuç' yani 'Kürtçe'nin Türkçe'den ayrı ve farklı bir dil olduğu' ortaya çıkmış olacaktır. Bu nedenle, aslında Dicle Jandarma Komutanlığı ve Dicle Savcısı, muhtemelen istemeyerek de olsa, Türkiye'nin 'demokratikleşmesi'ne esaslı bir katkıda bulunmuş durumdadırlar. Konunun, siyasi ve hukuki yanlarını bırakıp, 'felsefi ve insani' yanına göz atarsak; olayın ardında Türkiye'ye bunca yıldır akıl almaz bir zarar veren kaba ve inkarcı 'Ankara zihniyeti'ni derhal görebiliriz. Bu ülkenin vatandaşısınız. Vergi veriyorsunuz, askere gidiyorsunuz ve çocuğunuza, doğduğunuz günden beri işittiğiniz, daha sonra konuştuğunuz anadilinizden yola çıkarak koyduğunuz, örneğin, Berivan isminden ötürü; 15 yıl sonra 'suçlu' olarak yakanıza yapışılıyor. Ne hissederdiniz?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |