|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
- "Eğer bir kimse Blanc dağının kaç 'fit' yüksekliğe sahip olduğunu bilir de bunu ifade edemezse, doğal olarak şaşırır ve hayrete düşeriz; fakat eğer bir kimse klarnetin nasıl bir ses çıkardığını bilir ama bunu ifade edemezse, o zaman şaşırıp hayrete düşmeyiz. Çünkü klarnetin nasıl bir ses çıkardığı hakkındaki bilgi, tasarrufumuzda bulunan 'sıradan kelime kombinasyonu' ile uygun bir şekilde tasvir edilebilecek türden birşey değildir." Yani?.. Wittgenstein'ın yukarıda aktarılan sözlerinden, "düşünülebilir" olanlar arasında acaba kenarlarda bir köşede, "dile getirilemez" bir kısım daha bulunduğu sonucuna varabilir miyiz? Sözgelimi, "Düşünüyorum ama bir türlü söyleyemiyorum!" diyebilir miyiz? Meselâ düşündüğümüz halde, düşüncelerimizin mahsûllerini dile getiremiyor ya da dile getirmekte âciz kalıyor olabilir miyiz?!? Bu suâllere birçok kimsenin 'evet' cevabını vereceğinden kuşkum yok! Böyleleri esasen düşünebildiklerini ve fakat bu düşüncelerini dile getirebilmek için ya yeterli bir sözcük hazinesine sahip olamadıklarını ya da olduklarını ama bu sözcük hazinesini gereğince kullanamadıklarını söylemek sûretiyle pozisyonlarını müdafaa etmeye çalışacaklardır; yani sorunu ya dilin yetersizliğiyle ya da kendi yetersizlikleriyle izah etmeyi deyeceklerdir. Bir düşünelim bakalım, kavramına sahip olduğumuz hangi şeyin sözcüğüne sahip değiliz! Daha başka bir biçimde ifade edecek olursak, bizde akledilebilir bir kavramı olan ve fakat dile getirelebilir bir sözcüğü olmayan ne var?!? Hiçbir şey! Çünkü düşünülebilir olan, dile getirilebilir olandır! Dile getirilebilir olmayan şey, düşünülemez! Dile getirilemiyorsa düşünülemiyor demektir! Oysa dile gelmeyen ne de çok şey var etrafımızda, hele hele tecrübelerimizde! Hal böyleyse, o halde, dile getirilebilir olmayan ya da yeterli bir biçimde açık seçik olarak dile getirilemeyen hakkında nasıl olur da "Hiçbir şey!" hükmünü verebiliriz! Hem düşünülebilir olanın dile getirilebilir olduğunu savunacağız, hem de dile gelmeyen nice şeyin tecrübesine sahip olduğumuzu... Dile gelmeyenlerin düşüncelerimizin değil, duyumlarımızın mahsûlâtı olduğuna dikkat edersek, yani ma'kûlâtı dile getirmekte bir sıkıntı duymazken, mahsûsatın bir türlü dile gelmediğini, gelemediğini farkedersek, sanırım o zaman, hiç değilse perdenin bir kısmını aralamış olacağız. Düşünülebilir (akledilebilir) olan, aynı zamanda dile getirilebilen olandır! Bunun düşüncenin doğası gereği olduğunda kuşku yok! Lâkin duyulabilir (hissedilebilir) olan hakkında bu kadar kesin konuşmak mümkün mü?!? Düşüncelerimizi, onlar sırf düşünülebilir olduğu için dile getirebilirken; hislerimizi, onlar sırf duyulabilir olduğundan dolayı gereğince dile getiremeyiz. Acılarımızı ve/veya sevinçlerimizi başkalarına aktarmak istediğimizde, söyleyeceklerimiz, en nihayet karşımızdakine "Yaşa da gör!" demekten öte bir mânâ ifade etmeyecektir. Hissî tecrübelerimizi hissetiğimiz gibi onu hissetmemiş olanlara aktaramayacağımız bir gerçek! Yapabileceğimiz, sadece, muhatabımızın tecrübe etmesini beklemekten ibaret kalacaktır. Şâirler ise bekleyemeyenlerdir! Onlar şiiri söylemekle muhatablarına hissettiklerini hissettirmeyi, hissederek gördüklerini hissettirerek göstermeyi becerebilenlerdir. Demek oluyor ki şâir hisseden değil, hissettiğini hissettirecek dile sahip olandır! Bu dil sokakta konuşulan dil olabilir mi? Böyle bir dil, dolayıma başvurmadan doğrudan bir kendini ifade edişin, dolayımsız bir gösterimin aracı kılınabilir mi? Oysa şimdi şâir sokakta, şiirse ana caddelerde... Şâirlerinin bile pornogrofiden medet beklediği, çünkü iktidarca dolayımsızlığa verilen kârdan pay almayı düşlediği bir toplumda, hiç durmamalı, hemen hem de hiç vakit kaybetmeden ana caddeleri terketmeli! Ara sokaklara kaçmak için, şâirlerin bizzat soyunmalarını mı bekliyorsunuz?! Bir kere demiş olduk ya, şâirler beklemeyenlerdir!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |