|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İki olaydan pişmanlık duyuyordu. Birincisi siyasi yasaklı liderler için refaranduma gitmek. İkincisi de Mesut Yılmaz'dı. Yılmaz'ın ANAP'ın başına getirilmesinde benim de vebalim var. Turgut Bey'e ben de ısrar etmiştim.
Turgut Özal'ın ODTÜ'de talebesi olan ve 1989'da Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı ve Özel Kalem Müdürlüğü yapan Engin Güner, Özal'la Köşk'teki üç yılını anlattı. Müthiş bir temposu vardı. Köşk'teki temposu, başbakanlığı dönemindeki temposuna göre oldukça hafif sayılırdı. 9.30'da günlük programa bakardı. Rutin ziyaretler, yerli ve yabancı heyetlerin kabulleri, akşam 5-6'ya kadar tempo böyle devam ederdi. Asıl mesaisi akşam 10-11 gibi başlar. Sabah beşe kadar çalışır. Sabah 8,5'ta kalkardı. Gece 1'de 2'de bakanları bürokratları arayıp bilgi aldığı çoktur. İstisnasız hergün Merkez Bankası'ndan rapor alırdı, döviz kurlarını takip ederdi. Ayda bir ekonomi bürokratlarından brifingler alırdı. Sanatçıları çok severdi. Yolda giderken aniden yol değiştirir, korumaları atlatıp, "Engin şurada Tatlıses varmış, hadi gidip dinleyelim" derdi ve giderdik. Böyle değişik bir yapısı vardı, formalitelerden hoşlanmazdı. Eski şiirleri vardı, bana gösterir okurdu. Türk musikisini severdi. Özellikle yüzmeyi çok severdi, hep açıklarda yüzerdi. HALK ADAMI OLDUĞU İÇİN ÇEKEMEDİLER Özal halk adamıydı. En fazla çekemedikleri tarafı buydu. Köşkü halka açtı. Birkaç ayda bir Halk Günleri yapardı. Kendisine gelen mektupları okur, not alırdı. Bu isimleri aratıp davet ederdi. Davetler beşyüz kişilik, bin kişilik olurdu. Büyük bir olaydır. Köylüsü şehirlisi, herkes gelirdi. Hızlı araba kullanırdı. Bilgisayara meraklıydı. Tatile giderken bile götürürdü. Bilgisayarda rakamlarla oynar, grafikler çizer, Türkiyenin kalkınması ile ilgili rakamlarla diğer ülkeleri karşılaştırırdı. Bilgisayar tekniği ile yakından ilgilenir, çözemediği bir şey olursa, bu işten anlayan gençleri getirtir, olmazsa kardeşi Yusuf Özal'dan yararlanır veya yeğeni Mehmet Yeğinmen'i çağırırdı. 6 bilgisayarı vardı. EN BÜYÜK PİŞMANLIĞI YILMAZ'DI Amerikada iken beni de kalp doktoruna muayene ettirdi. Huston'da aynı doktora ameliyat oldum. Camp David'e beraber gittik. Başkan Bush ve eşi vardı, Ulusal Güvenlik danışmanı vardı. Burada önemli görüşmeler yaptılar. Son derece rahattı. Şimdikilerin Amerikan başkanlarının yanındaki duruşlarını görünce Özal'ı arıyorum. Bush'un yanında ayaklarını uzatır, tv seyrederdi. Sanki aile içi bir buluşma gibi. Stratejik ortaklık kavramı ilk kez burada ortaya atıldı. Hayatta kızdığı tek şey statükoculardı. Gelişmeye ve değişime açık bir insandı. İçtendi, hoşgörülüydü. İki olaydan pişmanlık duyuyordu. Birincisi siyasi yasaklı liderler için refaranduma gitmek. İkincisi de Mesut Yılmaz'dı. Yılmaz'ın ANAP'ın başına getirilmesinde benim de vebalim var. Turgut Bey'e ben de ısrar ettim. Cumhurbaşkanlığının da hata olduğunu anladı. Ben de dahil pek çok arkadaş sağlığı için iyi olur zannıyla Köşk'e çıkmasını istedik. Köşk dar geldi Özal'a. ÖLMESEYDİ MEYDANLARA İNECEKTİ Başladığı işi bitiremediğinin farkındaydı. Devletin yeniden yapılandırılmasını arzu ediyordu. Başkanlık sistemi üzerinde duruyordu. İkinci Değişim Projesi hazırlamıştı. Herşeyin elden geçirilmesini öngörüyordu. Ekonomik reformları büyük ölçüde tamamladığına inanıyordu. ANAP'ın kendi kurduğu parti olmaktan çıktığını söylüyordu. Bu nedenle ciddi ciddi siyasete atılmayı düşünüyordı. Köşk'e çıktığı ilk günlerde bana "Ben ne zaman inerim, biliyor musun. Memleket kaos ortamına sürüklenirse." İşlerin iyiye gitmediğini gördü. Ölmeden önce parti kurmaya niyetliydi. "Şimdiye kadar yaptıklarımızın tersi olursa Türkiye 12 Eylül öncesi şartlara, karanlık günlere döner" dedi. MİLLET ÖZAL'I SEVİYORDU Aleyhinde çok şeyler söylediler. Karalama kampanyası yaptılar. Cenazesinde ortaya çıktı ki, halk Özal'ı gerçekten çok seviyormuş. Bir gün Milliyet'i ziyaret ettik, Aydın Doğan ile görüştük. Aşağı indik, arabanın etrafı hıncahınç dolu, Özal'a tezahürat yapılıyor. Özal'ın aleyhindeki yayınların had safhaya vardığı günlerdi. Kendisine "Efendim gelmişken bir de Mısır Çarşısı'na uğrayalım mı" dedim, şoföre talimat verdi. Çarşıya girdik, mahşeri bir kalabalık, ortalık yıkılıyor, bana, "Bak Engin bu millet beni sever" dedi. Çok inanmış bir insandı. Dini ibadetlerini eksiksiz yerine getirir, ama göstermezdi. Cuma namazını Köşkte, Muhafız Alayı'nın camisinde askerlerle kılardı. Çok samimi bir insandı. Tatil için genellikle Okluk'a giderdik. Ortadan kaybolurdu, endişelenirdik. Bir odada namaz kılarken bulurduk. FATİH SULAN MEHMED'E HAYRANDI Fatih Sultan Mehmed'e çok önem verirdi. Abdulhamid'in o günün şartları içinde nitelikli bir devlet adamı olduğunu söylerdi. Tarihi çok iyi bilirdi. Körfez savaşı sırasında bölge ile ilgili ne kadar kitap varsa aldırdı. İngilizlerin Kerkük ve Musul'u hangi oyunlarla elde ettiğine dair kitapları titizlikle okurdu. O meşhur 'üç koyup beş almak' ya da "Musul'a girelim" gibi sözler, aslında Özal'ın havayı yoklamak, farklı fikirleri ortaya çıkarıp tartıştırmak gibi bir tutumunun eseriydi. Yanlış anlaşıldı. Gördü ki dış dünya buna izin vermez. Başbakan, Dışişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı karşı çıktı. Böyle bir şey olmayacağını anladı. Onlar karşı çıkmasaydı, askerler 'emrinizdeyiz' deseydi, belki yapardı. Kendisi sonra, "Bu dönemde kuvvet kullanarak toprak işgali olmaz" dedi. "Bölgede İngiltere, ABD varsa, Türkiye de olmalı" derdi. 1987'deki suikast hakkında konuşurduk. Bana, 'Engin bu işin ucu bir basın patronuna doğru gidiyor" dedi. Ama "Yüzde yüz bu yaptırmış" demedi. Kesin inansa gereğini yapardı. Çok büyük bir güç bile olsa yapardı. Kaçakçılık yollarını kapattı. Bundan rahatsız olanlar çoktu. Kağıt meselesi vardı, başka meseleler vardı. SÖYLEDİKLERİNİ ÇARPITTILAR
Özal'ı bu millet anladı, bazıları hala anlamadı. Çok üzülüyorum. Vasat insanların eline kaldı memleket. Özal bunlardan 50 yıl ilerideydi. Kendisi aldırmazdı aleyhindeki yazılara, bize "Siz de aldırmayın yav" derdi. Neymiş, zenginleri severmiş. Özal bir hadisi kastetmişti, 'veren el alan elden üstündür', bunu ifade etmişti. Çalışmayı teşvik etmek miskinliği yermek yani. Bu cümleyi nerelere götürdüler. Federasyon tartışması da böyledir. "Tartışılsın ki neyin olabileceği neyin olmayabileceği iyice anlaşılsın" derdi. Bu Özal'ın bir taktiğiydi. En önemli hizmeti, milletin gözünü açmasıdır. Ölümüyle ilgili kuşkular var, pek çok insan dile getiriyor. Bana kalırsa, vefatı normaldi. Öyle bir şey yok gibi geliyor bana. Çok kilo almıştı, sağlığına dikkat etmiyordu. Orta Asya gezisi onu çok yormuştu. Vefatından sonra saç kılı falan alınmış, bir şey varsa ortaya çıkardı. Son zamanlarda çok üzgündü. Sebebini bilemiyorum, ama çok üzgündü.
B İ T T İ
ABDULLAH MURADOĞLU
|
|
|
|
|
|
|