|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Mini demokrasi paketi", daha doğru bir deyişle "demokrasiyi katletme girişimi" yarın Adalet Komisyonu'nda ele alınacak. Biz de yazdık, başkaları da... Bu paketle son dönemde aydınlardan gazetecilere, siyasi partilerden sivil örgütlere muhaliflerin ve demokratların söz ve eleştirilerinden ötürü peşine düşen, son derece keyfi uygulamalara konu olan TCK'nın 312. ve 159. maddelerinin muğlaklığı biraz daha artırılıyor ve kapsamları genişletiliyor. Her tür devlet politikasına ve uygulamasına veya tessettür, Kürtçe dil gibi ideolojik tutumuna yönelik "eleştiri" bu suçların kapsamına girecek hale dönüşüyor. Bu tasarılar yasalaştığı takdirde sadece ülkedeki özgürlükler rejiminde yeni bir gedik açılmakla kalmayacak, kanun düzeninde de "yeni bir evre" açılmış olacak. Bu evrenin kritik eşiği, 312. madde gibi düzenlemelerde yer alan ya da alması gereken "kamu düzeni ihlal edilmedikçe, suç oluşmaz" ilkesinin alenen tersine çevrilmesidir. Örneğin 312. maddenin yeni halinde yer alan "kamu düzeninin bozulması ihtimali" ibaresi ile farklı siyasi tavırların, siyasi, hatta sosyal kimliklerin, hepsinden önemlisi niyetlerin açıkça cezanlandırılmasının önünün açılmasıdır. Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un bu konudaki yorumu gözden kaçırılmayacak kadar önemli. Şöyle diyor: "Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesinin 2. fikrasında yapılacak değişiklikle getirilen 'Kamu düzenini bozma olasılığını ortaya çıkaracak bir sekilde' ibaresi ile suç bir 'tehlike suçu'na dönüşür ve çok tehlikelidir..." Sonuç ortada: Bu yasalarla bir süredir Türk siyasi ve toplumsal hayatını kuşatan "tehlike ve tehdit" politikaları yasal bir zemine oturacaktır ve yaptırımlar eylemden öte, en ılımlı ve doğal söze ve düşünceye kadar her yere uzanacaktır. Türkiye'nin son bir iki yıldır farklı bir siyasi iklime girdiğini, 11 Eylül'ün Türkiye'yi de kuşacatacak bir demokratikleşme dalgasını içerdiğini söyleyenler, bu gelişmelere ne der bilemeyiz ama, bize göre tablo son derece nettir: 28 Şubat'ın doğurduğu "kalıcı ve sürekli otoriterleşme eğilimi" alabildiğine devam etmekte, rejimin "yarı askeri otoriter yüzü" gitgide belirginleşmekte ve "11 Eylül sonrası ortamı" bu gelişmelerde "yeni meşruiyet kaynağı" ve "yeni bir fırsat" olarak kullanılmaktadır. Neler oluyor? İlk teşhisi doğru koymak gerek. MHP'nin demokratikleşme konusundaki olumsuz tavrı şüphe götürmese bile, bu gelişmeler iddia edildiği gibi bu parti faktörüyle açıklanamaz. Ortada bir devlet politikası, dahası "derin devlet politikası" vardır. Örneğin Kürtçe eğitim dilekçeleri haftalardır veriliyor. Sonra bir anda bir istihbarat raporu ortaya çıkıyor ve bir anda dilekçe sahiplerine terörist muamelesi başlatılıyor. Bunun zamanlaması ile "mini demokrasi paketi"nin TBMM'ye gelmesi arasındaki paralellik son derece ilginçtir. Olan, Bekaroğlu'nun deyişiyle, "iktidarın, sofistike propaganda yöntemleriyle demokratikleşme, özgürlük gibi meselelere duyarlı kesimleri sindirirken, geniş halk kitlelerini adeta bir güvenlik paranoyasına ortak etme" ve otoriterleşme dozunu artırma politikalarının yeni bir aşamasını ifade etmektedir. Olan, devletin mevcut rejime en büyük tehdit olarak değerlendirdiği AB ile arasına mesafe koyma çabasına, AB ile temastan doğan kısmi demokratik havayı tersine çevirme gayretine işaret etmektedir; daha da öte bu yönde başlatılan çok yönlü bir taarruzun altını çizmektedir. Devletin 11 Eylül sonrası ABD'nin tavrı, politikası üzerine yaptığı değerlendirmeler, ABD nezdinde stratejik öneminin ülke içi rejim meselesinin önüne geçtiği yönündeki tahliller bu konuda itici güç olmuştur. 'ABD Türkiye'yi hiçbir koşulda, özellikle birkaç yasa yüzünden, birkaç ihlal yüzünden gözden çıkaramaz' mantığı devreye girmiştir. Bu çerçevede ABD ile ilişkilerden güç alınarak AB politikasının Türkiye'nin istediği koşullarda yürütülmesine çalışılmakta, gerekirse AB'yle Türkiye arasına mesafe koymaya hazırlanılmakta, ABD ve 11 Eylül faktörü, ülke içi statükonun muhafazası, hatta derinleşmesi politikasına dönüştürülmeye gayret edilmektedir. Ve konuda kamuoyu koşullanmakta ve keskin adımlar atılmaktadır. 11 Eylül sonrası dengeler, tehlike hukukunu gündeme getiren ana gelişme, yani güvenliğin demokrasi aleyhine zemin kazanması, ABD'deki uygulamalar, ABD-AB arasıdaki bu konudaki fark ve tartışma da bu çerçevede son derece önemlidir. Bu konuya ve konunun Türkiye'deki yeni otoriterleşme taarruzuyla ilişkisine Cuma günü değineceğiz...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |