T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Liselerde edebiyat

Ellili yılların başından itibaren Türkiye'de sosyal ilimler iyice gözden düştü. Artık Amerikan pragmatizminin ve mühendislerin yıldızı parlıyordu. Liselerde edebiyat dersleri giderek önemini kaybetti, talebenin dalga geçtiği bir hüviyet kazandı.

Zeki ve yetenekli öğrenciler lise fen koluna gidiyor; çift dikişliler, dalgacılar, futbolcular edebiyatı seçiyordu. (Bu satırların yazarı da futbolcu olmasına rağmen -arkadaş kurbanı diyelim- tuhaftır fen kolunda okudu.)

Edebiyatın itibar kaybı müfredatta bulunan "Divan edebiyatı dersleri"ni köşeye sıkıştırdı. Eski edebiyatımız, bütün eski müesseseler gibi uzun süre tartışılmıştı; ipini çekmediler ama, dilini yokettiler. Zaten "Osmanlıca" tabir edilen Türkçe esasen lugat çalışması gerektirdiğinden TDK'nın da fişteklemesi ile horlanıp duruyordu.

Bu "dil tartışmaları" uzun süre ülke gündemini işgal etti. Lakin öğrencilerin aruz kalıpları ile alay etmesinin bir kez önü açılmıştı.

Ben de bir süre liselerde edebiyat okuttum. Öğrencilerin bu ders hakkında sorduğu en mânalı-mânasız soru şuydu: "Hocam bu ders hayatta neye yarayacak?". Soru yalaka biçimde dile getirilir, bu sırada arka sıralardan kıkırtılar işitilirdi.

Türkçe dil bilgisi ve kompozisyon da (eskiden tahrir denirdi) ilk mektepten itibaren okutulmasına rağmen bir türlü önem kazanamadı. Bu derslerin nihaî amacı sanki öğrenciye sadece doğru-dürüst bir dilekçe yazmasını belletmek olmuştu. İmla meselesi kanayan bir yara olarak hâlâ önümüzde duruyor. Üzerinde ittifak edilen, ilk öğretimden yüksek öğretime kadar her kademede aynen uygulanan bir imla kılavuzu kabul edilmedi. Her kuruluş, hatta her hoca ayrı telden çalıyordu. İstasyon'un başındaki "i" kalmış, spor'un başından düşmüştü.

Biz bile "Türk dili ve edebiyatı ansiklopedisi"nin ortak bir imla ile neşrini düşündüğümüzden, oturup kendimize göre bir kılavuz hazırlamıştık. (Rekin Ertem'in kulakları çınlasın.)

Sadece edebiyat değil, felsefe, sosyoloji, mantık, din ve ahlak bilgisi, spor (beden eğitimi), müzik, resim, kompozisyon dersleri de aynı âkıbete uğramıştı. Bütün bunlar "dostlar alışverişte görsün" kabilinden okutuluyor, hiçbir zaman ciddiye alınmıyordu. Birkaç yetenekli çocuk ve mesleğini seven hoca haricinde.

Hâlâ da öyledir.

"Müzisyen" denilince akla gelen eğlence dünyasının bir elemanıdır. Felsefe okuyana "fazla okuma kafayı yersin" derler. Ressam çokluk egzantrik bir insan, sporcu okuyup adam olamamış hayta bir gençtir. Ders kitapları dışında bir kitap okumak genelde ebeveynler nezdinde boşa vakit geçirmek demektir. Hele roman, hikâye okumak; şiire heveslenmek büsbütün "hastalıklı" bir şey sayılır. Edebiyatın bu itibar kaybı ülkemizdeki hakim zihniyetin maarif dünyasına vermek istediği biçim ve ideolojiden kaynaklanıyor. Buna göre edebiyat "müsbet" ilimler yanında seviyesiz, boş, fuzuli bir uğraştır.

Son günlerde dile getirilen aruz tartışması, meselenin özü yanında devede kulak kalmaktadır. Kalmaktadır çünkü bundan birkaç yıl önce liselerde okutulan Türk dili ve edebiyatı dersleri ile kompozisyon, ön plana çıkarılmak istenmiş ve üniversiteye girişte önemli bir unsur sayılacağı söylenmişti.

Vay benim köse sakalım.


23 Ocak 2002
Çarşamba
 
MUSTAFA KUTLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED