|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kadim ve derin bir sorundur. Bütün bir çocukluğumuz ve ilk gençliğimiz, bu üzerine gidildikçe derinleşip kronikleşen sorunu (bu soruna dair yakınmaları) izleyerek, dinleyerek, hatta bizzat yaşayarak geçti. Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nden sözediyorum. O yüreğe korku salan soğuk ve ürpertici yapıdan. O yapıyı tahkim eden ve size yalnız olduğunuzu hissettiren "egemen ses"ten. Meclis "tam mesai"yle çalışıp sivil DGM yasasını çıkardığında, Adalet Bakanlığı'nın iğvasına kapılan birçokları gibi, fakir de sahiden birşeylerin değiştiğine/değişeceğine inanmıştı. Yanılmışım... Geçtiğimiz hafta iki kitap toplatıldı. Ardından bir kitap daha. Sonra bir kitap daha. Enis Batur, Metin Üstündağ, Ömer Asan, Cihan Aktaş, şimdi, "sivilleştirilmiş" DGM'nin vereceği kararı bekleyecekler. Asker üyenin çekilmesi, ekonomik suçların "yetki alanı" dışına çıkarılması elbette "olumlu" gelişmelerdir, ama aslolan mantığı ve muhakeme usulünü değiştirmektir. Peki, neden DGM? DGM'leri "güya" sivilleştirerek, devleti Avrupa'nın baskılarından azade kılacağını zanneden yönetici sınıfın aklına neden bu mahkemeleri külliyen ortadan kaldırmak gelmez? Adı üstünde Devlet Güvenlik Mahkemesi. Devletimiz kendisini "güvenlik"te hissetmiyor mu ki, bir tür "korunma" refleksiyle, sadakatından kuşku duyduğu vatandaşları cezalandıracak "ıslah mekanizmaları" oluşturuyor? Suçlu devletlerin refleksi midir bu? Başlı başına 312. maddenin varlığı ve DGM'lerin bu maddeyi yorumlayış biçimi, devletin "a priori" olarak vatandaşına karşı "suçlu" konumda olduğunun göstergesi sayılabilir mi? İlerici Türk aydını, kimbilir belki de cumhuriyetin ilk yıllarına duyulan özlemle, DGM'lerin "devrim mahkemeleri"yle irtibatlı (ruhen akraba) olduğunu, bu nedenle meşru sayılması gerektiğini ileri sürüyor. Devrimle irtibatlı olması, onu (DGM'yi) "hukuken" meşru kılabilir mi oysa? Uzun yıllar, bu tür bir "özel mahkeme"nin hukuka ve demokratik teamüllere uygun olup olmadığı tartışıldı. 12 Mart'ı izleyen yıllarda uygulama bir süre akim kaldı. Ama 12 Eylül darbesinden sonra DGM'ler "özel mahkeme" statüsünde varlığını pekiştirdi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, bir anlamda, özel mahkemeler tarihidir. "İstiklâl Mahkemeleri" onbinlerce rejim muhalifini yargıladı, binlercesine idam cezası verdi. "Yassıada Mahkemesi", "Sadrazam boğdurma" geleneğine nazire yapar gibi, Türkiye'ye hizmet etmiş bir Başbakan'ı (Adnan Menderes) ve iki Bakan arkadaşını (Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan) darağacına yolladı. "Sıkıyönetim Mahkemeleri" yüzlerce idam kararı verdi; 1971-1985 yılları arasında bu idamlardan 70 küsuru infaz edildi. Devletin bir "güvenlik alanı" ihdas edip, görünür-görünmez düşmanlara karşı kendini korumaya alması anlaşılabilir bir şey. Belki bir zaruret... Ama bu zaruretin "güvenlik paranoyası"na dönüşmemesi, dönüştürülmemesi gerekiyor. Sorun şu: DGM ibaresinin başına getirilen "sivil" yaftası bu mahkemeyi özel mahkeme statüsünden çıkarıyor mu? Çıkaracak mı?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |