|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
WASHİNGTON – Amerikalılar için 11 Eylül konusunda kimin ne şekilde pozisyon aldığı, neredeyse tüm değerlendirmelerin esasını oluşturuyor. Yaşanan travmanın büyüklüğü sıradan tesellileri bile son derece politik pozisyonlara dönüştürüveriyor. Bu nedenle özellikle "sıradan Amerikalı" için olan biten her şey dünyanın geleceği ile yakından ilgili. Bu algının, karar mekanizmalarındaki etkisinin ise mukayese edilemeyecek kadar yoğun olduğunu ise söylemeye gerek bile yok. Bu da konuşulan her konuyu sürekli olarak Irak'la bağlantılı hale getiriyor... Irak bir "düğüm noktası" artık. Yeni stratejik ayrışmaların ve eklemlenmelerin "adresi" ve "markası" Irak. Irak'ın içine oturduğu "stratejik çerçeve" ise küçük değişikliklerle derinleşmiş durumda. Bugün Kuveyt dışında ABD'ye destek vereceğinden emin olunan bir başka Arap gücü olmamasına rağmen, ABD'nin Irak konusundaki kararlılığı da artmış gözüküyor. Irak konusunda ABD karar mekanizmalarının tüm "sinir uçları" dışarıda dolaşıyor. Bunun iç politika ve dış politika ile bağlantıları var. İç politika açısından 11 Eylül'ün sorumlusu olarak tespit edilen Üsame Bin Ladin yakalandığı takdirde belli bir rahatlama olacağı görülüyor. Aksi halde, ABD'nin dünya barışı konusunda soğukkanlı bir değerlendirme sürecine tam olarak girmesi zaman alacak. Çünkü kendi varlıklarına dönük bir saldırıyı cezalandıramamış olmak, "sıradan Amerikalılar" için affedilir bir şey değil. Bu hassasiyet o derece yoğun ki, Wall Street Journal'ın sayfalarının üçte biri hala 11 Eylül olayları ile dolu. İşte bu noktada Ladin yakalanmadığı sürece "tehdit algısı" ve hatta "beka kaygısı" giderilemeyecek. Bu kaygıların kendini küresel ölçekte yönelttiği yer ise Irak. 11 Eylül'ü besleyen dinamiklerin diktatörlerin yönettiği İslam ülkeleri olduğu tezi kafalarda yer etmiş durumda. Bu noktada Saddam rejimi öne çıkıyor... Saddam rejimi düne kadar kısmen kendisi ile sınırlı bir olgu iken, 11 Eylül'le beraber küresel bir ur olarak algılanması söz konusu. Bu noktadan sonra gelişmeler Saddam'ın bir şekilde iş başından gitmesini gözleyecek, eğer bu diplomatik yollarla gerçekleşmezse, ki bu çok zor gerçekleşecek bir seçenek, bir askeri harekat kaçınılmaz olacak. Amerikalılar, bu noktada alınacak pozisyonları, Irak'la sınırlı bir değerlendirme olarak almıyorlar, tamamen 11 Eylül'le bağlantılı olarak değerlendiriyorlar. Irak'a yapılacak bir harekatın teknik zorluklarının öne çıkarılmasını bile, Saddam rejiminin iş başından gönderilmesine karşı gizli bir direnme olarak ele alıyorlar. Aslında 11 Eylül'deki olayın trajedisi karşısında, olayı kınamaktan kimse kaçınamadığı için, gerçekten kim bu teröre karşı tavır alıyor veya kim daha çekimser yollara kayıyor, bunu bilebilmek için ABD'nin ayrışmayı netleştirecek bir somutluğa ihtiyacı olduğu görülüyor. Çünkü olan bitenlerin en az soğuk savaş kadar etkisi olacağı şimdiden beliriyor... Bu durumda Saddam türü rejimlere karşı olanların kayıtsız şartsız ABD politikasına destek vermeleri düşünülemez elbette. Lakin, bu argüman sorunu çözmeye yetmiyor. Çünkü, belli bir süre geçtikten sonra hala Saddam işbaşındaysa, ABD'nin savaş makinesi bütün gücüyle çalışmaya başlayacak. Saddam iş başından gitsin ama bu böylesi büyük bir savaş olmadan olsun demek, 11 Eylül şartlarında çok gerçekçi gözükmüyor. Bu noktada gerçekçi bir yaklaşım için Saddam türü rejimlerin iş başından gitmesi gerektiğine dair açık tavırlar koymanın yanında, bunun yöntemleri konusunda da öneriler getirilmesi gerekiyor. Kısacası artık her görüş belli bir eylem planı ile desteklenmek zorunda. Tam da şu anda, politikaya dönüşmeyen, politikaya dönüşme ihtimali olmayan görüşlerin bir değeri yok...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |