|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Karşımda oturan yaşlı bayan, "Yazdan kalma bir hava" dediğinde ben de içimden aynı duyguyu geçiriyordum. Bir haftada Washington'un havası da değişmiş: Bir hafta önce Bülent Ecevit'le birlikte terk ettiğimde kar serpiştiriyordu; şimdiyse ceket fazla geliyor... "Amerikalılar kendilerini parklara atarlar" diye düşünürken birdenbire kendimi parkta buluverdim... Bir haftanın ne kadar uzun bir süre olduğuna dair aykırı bir hikâyeyi, Georgetown Üniversitesi bahçesinde gençlerle söyleşirken dinledim. 11 Eylül'den tam bir hafta önce, sabahın erken saatlerinde, Georgetown Üniversitesi'nin sınıflarından birinde, öğrenciler, Türkiye'den gelen bir 'konuk konferansçı' dinliyorlarmış... Anlatan, "Çok inandırıcı bir sesle, teknolojik gelişmesi tam fark edilmeyen İslâm Dünyası'nın uzun yıllar ihmal edilmişliğe cevap vermeye hazırlandığını söyledi" dedi. Bir hafta sonra, 11 Eylül olduğunda, o derste dinledikleri akıllarına gelmiş gençlerin... Üniversitenin konuk konferansçısının İslâm Dünyası'ndan gelmesini beklediği cevap, elbette, '11 Eylül' türü bir eylem değildi. Aynı sınıf, önceki gün, başka bir 'konuk konferansçı' buldu karşısında. AK Parti genel başkan yardımcısı Abdullah Gül, Türkiye'den hareketle dünya sorunlarının nasıl göründüğünü anlattı Georgetown Üniversitesi'nin Ortadoğu alanında ihtisas yapan öğrencilerine... Yine bir salı günü. Öğle saatlerinde üniversite kampüsünde dolaşırken, sağda-solda yer alan küçüklü-büyüklü odalarda, değişik etkinliklerin sürdürüldüğünü gördük. Sandviçlerini ve kolalarını alır, ilgilerini çeken konularda verilen öğle-arası konferansları dinlerler üniversitelerde. Bir dakikanın bile boşa harcanmamasını gençlere başka nasıl öğretebilirsiniz? Öyle yetişen gençler de, bir dostumun deyimiyle, "Dört dörtlük iş görürler." Aynı dost, "Bunları görüp, bizlerin dörtte beş için gayret göstermemiz gerekir" deyip duruyor... Akşamüzeri, Middle East Institute'de düzenlenen toplantıdan çıkmış, en yakındaki kafede oturup Türkiye üzerinde konuşurken, ne kadar tehlikeli insanlarla birlikte olduğumu henüz bilmiyordum. Dünkü gazetelerde okuduğum Tayyip Erdoğan'ın Washington gezisiyle ilgili 'uzaktan' yazılmış değerlendirmeler gözümü açtı. CSIS'teki toplantıyı düzenleyen Dr. Bülent Alirıza 'tehlikeli' insanların başında geliyor. Diğer 'tehlikeli' kişi, Erdoğan'la kahvaltı da buluşan Graham Fuller, sonuncusu da heyetle akşam yemeği yemeyi kabul eden Henri Barkey... Gerçi kahvaltı ve yemekte ben bulunamadım, dâvetli değildim çünkü, ancak bu insanlarla -ayrı ayrı- kahve içmekte herhangi bir beis görmedim... Uzaktan bakarak 'tehlikeli insanlar' tespitinde bulunanlar, kahvaltıda Alan Makovsky ile Morton Abromowitz'in de bulunduğunu duymamışlar... Middle East Institute'deki toplantıya katılanlardan birinin 'çalıştığı kurum' hânesinde "CIA" yazdığından da haberdar olmamışlar... İlk günkü toplantıda dışişleri bakanlığından yedi kişi vardı, ertesi gün üç diplomat daha dinledi Tayyip Erdoğan'ı... Heyet, çeşitli Musevi örgütlerinin temsilcileriyle biraraya geldiği gibi, ABD'deki değişik İslâm kuruluşları karşısına da çıktı... Bu gezide hoşuma giden nokta şu: AK Parti tek bir dil konuşuyor; kendisine yakın bulduğu kişiler önünde söyleyemediklerini başkalarına da söylemiyor... Söylediklerini, üç aşağı-beş yukarı, her eğilimden insanın bulunduğu topluluklar önünde de tekrarlıyor... Bu benim için yeni ve önemli bir keşif... Sanıyorum, başta yadırgasalar bile, dinleyicilerin de hoşuna gidiyor bu açıklık... Türkiye'de görev yapmış önemli bir diplomat, Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarıyla görüştükten sonra, izlenimini, "Etkileyici" sözcüğüyle açıkladı. Bir dediği de şu: "Türkiye'deki kurulu yapı, bu heyetin oluşturduğu partinin önünü kesmekte zorlanır, kesemez..." Heyetin gençliği, hâkim oldukları İngilizceyle olaylara sağlıklı yaklaşımları karşılarına çıktıkları herkesi etkiledi. Diğer partilerle birlikte AK Parti'yi de Türkiye'de izleyen biri, kendini tutamayıp, "Neden Türkiye'deki kamuoyunun önüne de bu genç yüzlerle çıkmıyor Tayyip Erdoğan?" diye sordu. Cevabını bilmediğim bir soru bu. Türkiye'de haklarında 'tehlikeli' sıfatı kullanılan yazılar çıktığından haberim olmadığı için, kendileriyle oturduğumda, Graham Fuller de Henri Barkey de öyle fazla tehlikeli görünmedi gözüme. Bu ikisi birbirlerinden çok farklı tipler zaten. ABD hükümetlerinde memur olarak görev aldılar, hani Türkiye'nin yaranmak için çaba gösterdiği Amerikan hükümetlerinde... Fakat Bülent Alirıza'yı 'tehlikeli' kılan özelliğin ne olduğunu hiç çıkartamadım; profesyonel hayatı düşünce üreten bağımsız kurumlarda geçti çünkü... Program başlamadan görüştüğüm burayı çok iyi tanıyan bir dost, "Çok sayıda düşünce kuruluşunda konuşma yapacak; ilkinden sonra ilgi düşebilir" demişti. İlk gün CSIS'teki toplantı kalabalıktı, ikinci gün Middle East'teki toplantıya ilgi de az değildi; birkaç kişi ayakta izlemek zorunda kaldı. Sanıyorum fısıltı gazetesi heyetin lehine çalışıyor; önceki etkinliği kaçıran kendi gözüyle görüp dinlemek için bir sonrakine geliyor... Dışarıda insanları parka atan bir hava varken hem de...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |