T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türkiye değişiyor, hem de çok hızlı değişiyor

"Türkiye'de hiçbir şey değişmez!" Bu sözü hepimiz her gün çeşitli vesilelerle duyuyoruz.

Gerçekten ülkemizde hiçbir şey değişmiyor mu? Daha doğrusu hiçbir şeyin değişmesi mümkün değil mi?

Aslında ben bu yargının aksine Türkiye'nin çok hızlı değiştiğine ve bu hızlı değişiminin bir dizi sorun yarattığına inanıyorum. Türkiye'de aşılmasını bir türlü beceremediğimiz veya zorlandığımız bunca problemin temelinde hızlı değişimin yattığını düşünmekteyim.

Toplumsal ilişkilerin değişmemesi söz konusu olamaz. Bilim ve teknolojideki akıl almaz gelişmeler toplumsal ilişkileri de değiştiriyor; eski yapılar ve değerler kendilerini yenilerine terk ediyorlar. Bu süreç o kadar hızlı ilerliyor ki daha birine alışamadan yenisi gündeme geliyor ve kendini bize dayatıyor.

Bu durum sadece tüketim malzemelerinde, günlük hayatta kullandığımız araçlarda değil ilişkilerde, zihniyet biçimlerinde de gözleniyor.

Here yerde büyük bir hareketlilik var...

Ülkemizin köylerini, kasabalarını, şehirlerini gezenlerin fark edecekleri en önemli şey buradaki dinamizmdir. Mesela hangi şehrimizde veya kasabamızda iki asırlık, bir asırlık yapılar vardır? Bırakın köyleri kasabaları şu ikibin beş yüz yıllık İstanbul'da ömrü asırlarla ölçülebilen kaç eser bulunabilir? Bu bir dinamizmin, yeniliğin işareti değil mi?

Son otuz yılda Türkiye nüfusunun yarısı asırlardır yaşadıkları mekanlardan koparak başka mekanlara, şehir ortamlarına göç etmiş, burada tutunmaya çalışmaktadırlar. Otuz yılda nüfusun yarısının mekan değiştirdiği bir başka toplum var mı acaba? Büyük şehirlerdeki aşılamaz sorunların temelinde işte bu dinamizm yatıyor. Ülkenin bazı bölgelerinde nüfus yığılırken diğer bölgelerinde yerleşim yerleri başalıyor. Hem göç veren yer hem de göç alan yerde bir dizi sorun ortaya çıkıyor. Kamusal hizmet talebindeki patlamaya yetişmek çok zor.

Toplumsal bakımdan son otuz yıldır şehirlere akın eden kenar kesimlerle birlikte ortaya çıkan maddi sorunların yarattığı krizler hepimizin gözlerinin önünde duruyor. Bir de bunun gerisinde bu kesimlerin şehir hayatına entegre edilmelerinde, şehir hayatının gereklerine uygun davranış formları kazanmalarında ve genel olarak bir şehirli/medeni insan haline gelmede ciddi sorunlar ve krizler yaşanmaktadır.

Kenardakiler şehre entegre oluyor..

Kenar kesimlerden şehirlere, şehirlerin varoşlarına, gecekondu kesimlerine, şehrin eteklerine gelen ve burada tutunmaya çalışan kesimlerin şehir ortamına ve hayatına entegre edilmesinin yarattığı sorunlar diğer maddi sorunlardan daha büyük, daha kalıcı ve çözümü daha da zordur.

Bunların şehre entegre edilmeleri siyasal otoritelerin ve iktidar sahiplerinin programları ve eylemleriyle değil toplumun kendi dinamizmi ve çabalarıyla ancak mümkündür. İşte tam bu noktada bu toplum kesimlerinin kendi çabalarıyla oluşturdukları organizasyonlar, kamusal çabalar ve çalışmalar öne çıkıyor. Devlete ve siyasal iktidar yetkisini kullananlara düşense bu kesimlerin önünü kesmemek, onların çabalarına ve çalışmalarına yardımcı olmaktan başkası değil.

Seksenli yıllarda merhum T. Özal'ın, doksanlı yıllarda ise N. Erbakan'ın liderliklerindeki siyasal ve sosyal oluşumlar bu yönde büyük hizmet görmüşlerdir. 1994'te Refah Partisi ülkenin önemli şehirlerinde belediye yönetimlerini ele geçirdiğinde büyük tartışmalar, kaygılar ve gelişmeler yaşanmıştı. Aslında bu RP'nin şahsında kenardakilerin yükselişine karşı gösterilen tepkiydi.

Bu elbette ki aralarında İstanbul ve Ankara'nın da bulunduğu Türkiye'nin önemli şehirlerindeki yönetim kadrolarının değişmesi, şehir yönetimini kenardan gelen yeni kesimlerin ele almaları demekti.

Aradan geçen yıllar bu kesimlerin yönetimde kendilerini ispatlamalarının ötesinde şehir hayatına entegre olmalarını, şehir hayatının gerekleri doğrultusunda davranmaya başladıklarını, şehrin ortak yaşama mekanlarını paylaştıklarını ve giderek şehrin "öteki"leriyle birlikte şehirde yaşama başarısı gösterdiklerini ortaya koyuyor. Bu süreçte kenardan gelenlerin kimisi şehre entegre olma adına geleneksel kimlik ve kişiliklerini terkederken önemli bir bölümü yeni bir kimlik oluşturmuş, geleneksel formları ve zihin yapılarını yeniden üreterek farklı bir şehirli kesimin doğmasına yardımcı olmuşlardır.

Dünün kenardakileri bugün modern başörtüleri, birinci sınıf mağazalardan alınmış kıyafetleri, geleneksel formlarla bezenmiş tuvaletleri, mevsimlik takımları, güzel kesilmiş sakalları, son model arabaları, masalara serilmiş cep telefonları ve şehir hayatının diğer mütemmim cüzleriyle şehir hayatının gecelerine, düğünlerine, eğlencelerine, toplantılarına renk katmaktadırlar. Bu düğün ve davetlerde ilahi, mehter marşı ve tasavvuf müziği değil fasıl, pop müzik ve Batı müziği dinleniyor.

Ama yine de bir çekingenlik, bir tedirginlik, bir içselleştirememe kendini belli ediyor. Yaşananların yarattığı tedirginlik ve uyum problemleri en basitinden dinlenen müzisyenin alkışlanmasında gösterilen utangaç tavırda bile kendini ele veriyor! Böyle de olsa Türkiye değişiyor, hem de çok hızlı değişiyor!


4 Temmuz 2002
Perşembe
 
DAVUT DURSUN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED