|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçen gün yayımlanan "Medine Bircan olayının aslı nedir?" başlıklı yazıma ilişkin pek çok mesaj geldi. Tabii ki itirazlar da eksik değildi; nitekim birçoğuyla helâlleştik. (Kırk yıllık ahbabmışız gibi "Kürşat yine kılçık attı" türünden küçük adımla atılan gazete başlıklarını saymıyorum, çünkü doğrusu onları artık ben de ciddiye almıyorum.) "Mesajlar" deyince, üniversitede görevli bir felsefecinin mektubunda yer alan birkaç satırı sizlerle paylaşmamak haksızlık olur. Karısının fotoğrafı "başörtülü" olduğu için henüz yeni sağlık karnesini alamayan bu felsefeci bakın ne diyor: "Peki ben niye direniyorum. Özgürlüğe aşık olduğum için. Yarın aksi için (başörtülü fotoğraf şartı koşan kanun için) de savaşacak yüzüm olsun isterim." Unutmayalım, bunun adı herşeyden önce, "Kötülüğün sıradanlığı"na bulaşmamak, onunla "kirlenmemek" için harcanan bir çabadan başka bir şey değildir. Yazımda adı geçen Mazlumder'den bir açıklama geldi. Durumu İstanbul Şubesi'nden bir yöneticiyle (telefonda) yeniden gözden geçirdik. Tabii ki haklıydım; bir olayın "Aslı nedir?" diye sormaktan tabii ne olabilir? İstanbul Tıp Fakültesi'nden iki profesörün yaptıkları açıklama karşısında "Onlara da güveniyorum" demekten tabii ne olabilir? Ne yapacağız yani? Karşımıza geçen ve özel bir olayla ilgili olarak "Söylenenler doğru değil, Medine Bircan'a hizmet verilmiş, tedavisi yapılmıştır!" diyen iki profesöre niçin inanmayacağız? Sizi bilmem ama ben hayatta böyle davranıyorum. Herkesin huzurunda söylenen sözü tabii ki ciddiye alıyor ve güveniyorum. İlk kez karşılaştığım insanlar hakkındaki kanaatimi "beyanları"ndan kalkarak belirliyorum. Peki ya bu sözler sonra doğru çıkmazsa? Çıkmazsa çıkmaz... O takdirde de o insanın sözüne bir daha güvenmeyiz, bu kadar basit... Şimdi anlaşılıyor ki, Medine Bircan'ın tedavisi yapılmış ancak "başörtülü fotoğraf" taşıyan "sağlık karnesi"nden dolayı hastanın evine daha yakın bir sağlık kurumunda tedavi görmesi (ve tabii ilaçlarını hastane dışından temin edebilmesi) engellenmiştir. (Medine Bircan'ın oğlunun Mazlumder'e başvurusunda verdiği bilgilerden.) Ve bu arada Bircan'a oğlu tarafından bilgisayar yardımıyla "peruklu" ve dolayısıyla "laik" bir sağlık karnesi çıkartılmış. Şimdi soralım: Bu kadarı yetmez mi? Bu ülkedeki rejimin üzerinden çok kötü kokular yükseldiğinin kanıtlanması için bu kadarı yetmez mi? Bu yeterince ağır vebâlin daha da ağırlaştırılması için Medine Bircan'ın "tedavi görmediği"nin de vurgulanmasının gereği var mı? Gördüğü tedavi sonucu saçları tamamen dökülmüş bir kadının fotoğrafına bilgisayarla "peruk" taktıran bir rejimin kötülüğünü ifşa etmek için aslı olmayan başka bilgilere ne gerek var? Devletin "laik eli"nin sağlık karnelerindeki fotoğraflara kadar uzanmış olması zaten yeterince vahim bir durum değil mi? Profesörler önceki günkü açıklamalarında "İddialar doğru değil, hasta tedavi edilmiştir" derken doğru söylüyorlardı. Ama aynı profesörler hastanın başka bir hastaneye sevkinin "fotoğraf" yüzünden engellendiğinden ve bu sevk işlemi için hasta yakınlarının zorunlu olarak başvurdukları bilgisayar cambazlıklarından söz etmeyerek kamuoyunu bilerek yanlış yönlendirmeye çalıştılar. Nitekim önceki günkü basın toplantısında hiç değilse fakülte dekanını bütün "çıplaklığıyla" tanımış olduk.. Hem de nasıl! Dekan Faruk Erzengin'in düzenlediği basın toplantısında en "parıldayan" cümlelerin şunlar olduğu muhakkak: "Hükümetlerin iradesine uymayan, size göre ve bize göre de suç işler ve dinden de çıkar. Eğer kılık kıyafet yasası, hükümetimizin emri, şayet Hipokrat Yemini'ne uymazsa, ben hükümetime uyarım." Bakın fena mı oldu; tartışma genişledi ve böylece bizler de İstanbul Tıp Fakültesi'ni yöneten hekim dekanın hayatta en fazla "hükümetinin emrine" değer verdiğini öğrenmiş olduk... Dekan'ın basın toplantısında sözünü ettiği "Gerekirse Apo'nun bile tedavisini yaparız!" filan gibi laf kalabalığını bir yana bırakın; "hükümetinin emri"ni Hipokrat Yemini'nden üstün tutan (ve bunu açıkça ilan eden) bir hekimle ilk kez karşılaşıyoruz. Başkaları söylemeden ben hatırlatayım: Bu açıklamayı yapan bir hekimin, değil Tıp Fakültesi'nin başında dekan olmasına, bir kasabada muayenehane açmasına bile izin verilmemelidir. (Yeri gelmişken şunu da soralım: Bu olay Türk Tabibler Birliği'ni hiç mi ilgilendirmiyor? Van Bölge Tabip Odası Başkanı Doç. Dr. Şaban Şimşek'in 30 Haziran'da Ankara'da toplanan T.T.B. 51. Büyük Kongresi'nde bu konuda yaptığı yerden göğe haklı konuşmasının tam metni için pazartesiyi bekleyin!) Bu düşüncesizlikte bir hekimin bu ve benzer görevlerde tutulması herşeyden önce dilimizden düşürmediğimiz "Kopenhag Kriterleri"ne aykırıdır! Son olarak birkaç söz de "laik medya"ya: Yok, yok yok! Dekan Erzengin basın toplantısı yapmasına rağmen "laik medya"da Medine Bircan olayına ilişkin tek bir satır yok! Haberler böyle de, köşeyazıları farklı mı? Sabah'tan Gülay Göktürk ve dün Hürriyet'ten Serdar Turgut'un dışında olayla ilgilenen köşeyazarına ben rastlamadım. Turgut, Çapa'da olup bitenleri "arızi bir olay" olarak değerlendirmesine rağmen kendisini tutamıyordu: "Evet ben inanıyorum, mutlaka bir hayvan çıkıp karar almıştır başı bağlı kadın hasta kabul edilmesin diye. Başka bir hayvan da bunu uygulamaya çalışmıştır ve kadıncağız da ölmüştür bu nedenle. (...) arızi bir olaydır bu, ama arızi olduğu kadar da çok önemlidir." Göktürk'ün yazısının, deyim yerindeyse bambaşka olduğunu da hatırlatalım. "Laik medya"ya yönelik şu sözlere bir bakın: "'Öbür Türkiye' feryat figan ağlarken, iç huzurunuzu bozacak, vicdanınızı sızlatacak, suçluluk duymanıza yol açacak bu gibi 'tatsız olayların' sizin gazetelerinize, sizin ekranlarınıza 'sıçramasından' nefret ediyorsunuz. Sıçratanlara da kızıyorsunuz. Hayır, vicdanınızın rahatlamasına izin vermeyeceğim." Daha güzel nasıl söylenir? Sayfalarının ve ekranlarının altına gizlenmiş, yani gözleri gibi alınlarını da kapamış bu medya hakkında daha ne söylenir? Çekinmeden ilan edebiliriz: Bu medya asla şerefli bir medya değildir... Ve hiç şüpheniz olmasın ki, "bu medya", felsefeci okurumuzun mektubunda sözünü ettiği "aksi durum"la (yani "başörtülü fotoğraf şartı koşan kanun") karşılaşıldığında da aynı refleksi sergileyerek bu kez de "başaçık fotoğraflı sağlık karneleri"nin "otoriteler"ce geri çevrilmesini haber yapmayacaktır...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |