T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Demirel-Ecevit farkı

1971 yılının Şubat ayında, Demirel, "Bulun 226'yı düşürün" deyince, Ecevit, sayısal ağırlığın yanı sıra, siyasal ağırlıktan söz etmiş ve Demirel'in sadece 226 rakamına dayanmasını eleştirmişti.

Şimdi, Ecevit'in, "276 milletvekilini bulup hükûmeti düşürsünler" cümlesini, Demirel'in o günkü tavrı ile mukayese edenler var. Sayıların büyük bir anlam ifade etmediği, Ecevit'in siyaseten çöktüğü anlatılıyor.

1970 ve seçim zaferi

Oysa, Ecevit'in bugünkü durumuyla, 1970 yılındaki Demirel arasında, dağlar kadar fark göze çarpıyor.

Bir kere, 1969'da genel seçime gidilmişti ve Adalet Partisi, tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etmişti. Demirel, bir seçim zaferi kazanmıştı. Öyle ki, eski Demokratlara sırt çevirmesi, (en azından Bayar'la araya mesafe koyması) Demirel'e sadakat yemini eden "Yeminli grupla" parti içi mücadelenin başlaması, AP içinden bir grubun bütçeye kırmızı oy vermesi, Saadettin Bilgiç ve arkadaşlarının AP'den kopması o tarihlere rastlar ve söz konusu gelişmelerin, 1969 zaferinin sarhoşluğu ile, Demirel'in, çevresindekilere fazla itina etmemesi yüzünden ortaya çıktığı söylenir. Kısacası, Demirel'in bile başını döndüren ve ona "Demokratların desteği ile değil, kendi gücümle seçimleri kazandım" dedirten bir galibiyet mevcuttur.

Demirel ailesine yönelik iftiraların gazetelerde, özellikle Haldun Simavi'nin Günaydın'ında yayınlanması; Demirel kardeşlere ait yolsuzluk iddialarının geniş çaplı bir yıpratma kampanyasına dönüşmesi; ordu içindeki sol yapılanma, askerlerin, bazı aydınlarla ve basın mensuplarıyla işbirliği yapması da o tarihlere rastlar.

Bütün bu gelişmelerin sonucunda, 27 Mayıs kalıntılarının, sol aydınlarla cunta oluşturduğu bir dönemde, Demirel'in iktidarı bırakması istenmekteydi.

Demirel öyle bir ortamda, "Bulun 226'yı düşürün" demiştir.

Ve nitekim 226'yı bulamayanlar, 12 Mart darbesiyle hükûmeti alaşağı etmiştir.

Demokrasi ve sayısal çoğunluk

Sayısal çoğunluk, siyasi iktidarın meşruiyetinin temelidir. Parlamenter sistemde, hükûmetler, Meclis'ten güvenoyu alır. Meclis çoğunluğu, hükûmeti destekler; böylece hükûmet, Parlamento'dan istediği kanunları da kolayca geçirir.

Sayıları red'eden bir demokrasi olmaz. Elbette, çoğunluk her şey demek değil, Elbette, azınlığın haklarına saygı gösterilecektir.

Ama "siyasal ağırlık" bahanesiyle bir avuç darbeci, entrikacı, millete tepeden bakan çığırtkana da boyun eğmeyeceksiniz.

O tarihte, Demirel'in arkasında kuvvetli bir halk desteği vardı. Siyasi desteğin kaybolduğu iddiası, askerle işbirliği yapan bir avuç seçkine aitti. Onlar, "Çoban Sülü"yü içlerine sindirememişti. Demokrat Parti'nin devamı olarak ortaya çıkan AP'ye ısınamamıştı.

Demirel, onların paşa gönlünü hoşnut etmek için, iktidarı mı bırakmalıydı? 12 Mart 1971 öncesinde, bir yandan Günaydın bastırıyor; bir yandan da, Doğan Avcıoğlu'nun darbeye fikrî katkı sağlayan Devrim gazetesi, akla hayale sığmayan iddialarla iktidarı yıpratmaya çalışıyordu.

Nitekim sol basın, Cumhuriyet gazetesi de dahil, 12 Mart müdahalesini sevinç içinde karşıladı: "Atatürk devrimlerinin ikinci aşaması başlayacaktı. 27 Mayıs yarım kalmıştı; bu hareket tamamlanacaktı."

Sonradan, sevinçle karşıladıklarının, asıl bekledikleri darbe olmadığını anladılar. 12 Mart'ta, komuta kademesi, 9 Mart cuntasını ezmişti.

12 Mart müdahalesi özellikle solcu aydınların çok canını yaktı.

Halktan destek yok

Şimdi gelelim Ecevit'e. O günle bugünün ne ilgisi var?

Demirel gençti; en verimli çağındaydı; daha yeni bir seçim zaferi kazanmıştı.

Ecevit, hasta; siyasi hayatının son demlerini yaşıyor. Bütün kamuoyu yoklamaları, hükûmetin arkasında desteğin kalmadığını gösteriyor. Hastalığı ekonomiyi olumsuz etkiliyor; Türkiye bu yüzden krizi aşamıyor. Üç parti, erken seçimi göze alamadıkları için, zoraki beraberliklerini sürdürüyorlar. Meclis'teki sayısal çoğunluğun halkta bir temeli yok.

Durumu yabancı gazeteler de görüyor. Financial Times, The Economist, hepsi Türkiye'nin gidişatını hiç de iyi olmadığını belirtiyor.

Farklı görüşler

Ekonomi, Ecevit'in hastalığı ile rayından çıktı. Pamukbank'a el konması ve Çukurova Grubu'nun çatırdamaya başlaması da hadisenin tuzu biberi oldu.

Pamukbank'ın Fon'a devrinden sonra, hem Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun (BDDK'nın), hem de Pamukbank'ın açıklamalarını okudum.

BDDK, Pamukbank'ın grup şirketlerine 3.8 katrilyon liralık kredi verdiğini, bunun da toplam kredi porföyünün % 69'unu oluşturduğunu; zararın 4 katrilyon lirayı bulduğunu söylüyor. Sermaye yeterlilik rasyosunun +8 olması gerekirken, -46.2 olduğunu belirtiyor. Bu rasyoyu, sıfıra getirmek için Karamehmet'in 2.3 katrilyon lira taze parayı bankaya koyması icap ederken, koymadığını hatırlatıyor. Pamukbank'ın, Fiskobirlik'e, 1989 ve 1990'da 16.5 milyar lira kredi kullandırdığına temas eden BDDK'nın raporunda, Hazine'nin bu krediye, TÜFE +% 10 faiz işleterek, sadece 52 trilyon liralık borcu kabul ettiği, buna mukabil Pamukbank'ın, 1.5 katrilyon liralık bir borçtan söz ettiği belirtiliyor.

Öte yandan Pamukbankçılar da kendilerini savunurken, 1994 krizinin kurbanı olduklarını vurguluyorlar:

"Pamukbank'ın grup şirketlerine esas borcu, bugün gösterilen 3.8 katrilyon liralık meblağın ancak üçte biri kadardır. Fakat, 1994 krizinin tam ortasında, rakipler tarafından çıkarılan konkordato dedikodusu ile, 3 gün içinde mevduatın üçte biri çekilince, paranın % 80'i banka kaynaklarından karşılandı; faizler o dönemde çok artmıştı. Yüksek faizli parayla ödeme yapıldı ve oluşan zarar gruba yansıtıldı. Bunun sonucu, Çukurova Grubu'na yeni kredi kullandırılmadığı halde, grup kredilerinin aktifteki payı büyüdü. Pamukbank 1996 yılından itibaren mali yapısını dengeledi; bu tarihten sonra, grup risklerinin aktif içindeki pay artışı, önce durduruldu, sonra gerilemeye başladı.

Pamukbank'taki grup kredilerinin -İstanbul yaklaşımı çerçevesinde- 750 milyon dolar tahsilatla yeniden yapılandırılması, ardından Pamukbank ile Yapı Kredi'nin birleştirilmesi düşünülüyordu. 15. 4. 2002'de Pamukbank Yönetim Kurulu, 11. 6. 2002'de de Yapı Kredi Yönetim Kurulu birleşme kararı aldı. İki banka birleştikten sonra, 2002 yılında 950 milyon dolar, 2003 yılında da 2 milyar dolara yakın bir ödeme yapılması BDDK'ya taahhüt edildi.

BDDK, grup kredileri için işletilen 2.8 katrilyon liralık faizi, tahsil edilemiyor gerekçesiyle donuk kredi kapsamına alıyor. Bu yüzden Pamukbank'ın 2001 yılı zararını 4 katrilyon olarak açıklıyor."

Hakem gerekli

Ortada ciddi bir ihtilâf ve çok sayıda rakam var.

Kim haklı, kim değil? Pamukbank kurtarılabilir miydi? Acaba iki bankanın birleşmesi, gerçekten Yapı Kredi'ye de zarar mı verecekti? Yoksa, Karamehmet'in dediği gibi, grup kredileri, -İstanbul yaklaşımı içinde- eritilebilir miydi?

Evet, BDDK bağımsız. Ama bir de hakeme ihtiyaç var. Ecevit böyle bir hakem rolünü oynayabilir mi?

İşte bu noktada siyasal güç önem kazanıyor. Halktaki bütün desteğini kaybetmiş olan bir iktidarın inandırıcılığı da kalmadı.

Özetle Ecevit'in durumu, 1970'teki Demirel'in durumundan çok farklı.


6 Temmuz 2002
Cumartesi
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED