|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ankara'da meydan savaşı devam ediyor; ülkeyi sanki senaryolar idare ediyor. Bu senaryoların içinde Mesut Yılmaz'ın iktidar operasyonu, büyük sermaye ve merkez medyanın tepeden inme ve kendi çıkarlarını dikkate alan darbe girişimleri, Genelkurmay Başkanı'nın süresinin uzatılması, askeri şurada alınacak kararlar, Irak operasyonunun tekrar ateşlenmesiyle ABD'nin AB dışında bir Türkiye'yi inşa etme niyetinde olduğu iddiası var… Aslında olan, mevcut tüm siyaset ve devlet aktörlerinin katıldığı bir meydan savaşı. Bu savaşın yürütüldüğü yer ise hiçbir şekilde sokak değil, sadece sarayın avlusu… Şunu görmek gerek; son gelişmeler her ne kadar AB ve AB hattında değişim meselesi merkezli gibi lanse edilse de, gerçek böyle değildir. Tersine, olan değişimin içermesi gereken ana unsurları devre dışı bırakmaktadır. Bu unsurlar siyaset ve toplumdur. Kendisini değişim olarak niteleyen çabaların toplumdan ve siyasetten tümüyle muaf olduğu, daha da öte siyaseti ve toplumu iyice bastırdığı ölçüde değişimle hiçbir ilişkileri olamayacağı açıktır. Hükümetlerin değişmesi, siyasi partilerin bölünmeleri ise sadece saray içindeki dengelerin değişimine işaret eder. Bu tür denge değişimlerinin anlamı sınırlıdır. O zaman şu soruyu sormak meşru değil midir: Usul ve biçim açısından, ilke eksikliği açısından Yeni Oluşumcular ile 28 Şubat günlerinde başlayan ve DPT'de noktalanan Yalım Erez girişimi arasında ne fark vardır? Eğer tek fark isimlerden oluşuyorsa ya da fark hükümetin bu yolla devrilmesinden gelecek çıkarın niteliğinden oluşuyorsa, bu durumda ortak paydalar daha güçlü demektir: Tepeden inmecilik, ilkesiz bir faydacılık… Üstelik her iki durumda da ilkesizlik hedefe yönelik faydacılıktan ibaret değil. Aynı zamanda milletvekilleri davranışlarında da aynı özellik var. Son durumda, Özkan ve Cem bir yana bırakılacak olursa, istifa eden milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu çeşitli nedenler, ya partinin içine düştüğü zaaf nedeniyle ya da genel merkezle ilişkilerinden ötürü yeniden seçilemeyeceklerini bilen kişilerden oluşuyor. Kaldı ki, DSP'den kopuşlar ve kopanların yeni bir siyasi parti kurma niyetleri netleştikçe, MHP'nin ve Ecevit'in karşı hamleleriyle hükümet ayakta kalmaya devam ettikçe, dahası hükümet devrilse bile mevcut dengelerle bu parlamentodan yeni bir hükümetin çıkma zorluğu göz önüne alınırsa ve Derviş'in istifası devlet tarafından engellenmesiyle meydan savaşı siyasi partilerin kendilerini ufukta görünen erken seçime hazırladıklarını gösteriyor. İktidar arayışları ise, en tipik örneğini Çiller'de gördüğümüz üzere, seçime doğru, toplum yerine iktidardan palazlanmak arayışını ifade ediyor. Önümüzdeki günlerde seçimler ne tür sonuçlara gebe, seçmen davranışını belirleyen kriterler neler olacak, merkezi doldurma ve mevcut merkez partileri tasfiye etme niyeti çerçevesinde bugüne kadar ortaya çıkan en güçlü girişimi andıran Yeni Oluşumcuların seçimlerde şansı nedir, bunları önümüzdeki günlerde tartışacağız… Şu an söylenmesi gereken şudur: Bu operasyon kimilerinin beklediği gibi, AB uyum yasaları başta olmak üzere, sorunları gidermek yerine sorunları azdırmış gibi durmaktadır. Bu hükümet zayıflamış mıdır yoksa yerinde kalmak için güçlenmiş midir, sorusu ortadadır. Bu hükümetin erken gelecek seçimlere kadar görevine devam etmesi daha büyük olasılıktır. Ayrıca DSP'nin AB karşıtı isimlerinden Şükrü Sina Gürel'in Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olmasıyla ve hükümetin kendi içinde sürebilmesinin önkoşulu MHP'nin red gerekçelerini oluşturmasıyla mevcut hükümet Kopenhag kriterlerini değil, Ankara kriterlerini temsil eden bir hale gelmiştir. 12 Temmuz 2002 itibariyle durum budur. Yarın siyasileri ve siyasi gelişmeleri tartışmaya devam edeceğiz…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |