T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Işkın "sâye"sinde...

-Suâli anlamayan cevabı da anlamaz. Berlin Üniversitesi profesörlerinden Dr. Friedrich Dietericinin Resâil-i İhvanus-Safadan tercüme edip 1868de yayımlamış olduğu "Die Logik und Psychologie der Araber im zehnten Jahrhundert n. Chr." adlı eserinden alıntıladığım bu cümleyi ilk okuduğumda hemen aklıma Niyazi Mısrî hazretlerinin bir beyti geldi: "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş."

Nedir dert?

Dert sualdir, dert meseledir; hem sorudur, hem sorundur. Dert olmayınca derman da olmuyor! Derman derdi olanlar için... Cevap da kezâ soranlar, soru ve/veya sorun sahibi olanlar için...

Suâl sahibi olmadıkça, sormadıkça, soru üzerinden düşünmedikçe nasıl cevap sahibi olunur? Nasıl olur da sorusuz cevapların mevcûdiyetinden dem vurulabilir? Oysa cevap soru için soru içinde duran bir imkân... cevabı mümkün kılan imkân her halde soru... herhalde değil, her halde, yani her hâl u kârda soru...

Her cevap ancak bir sorunun cevabıdır çünkü.

Sormak şüphelenmek demek... VE şüphe ise karanlıkta yaşamayı seçmek aydınlığa kavuşmak için... Cevap aydınlıkta ikamet etmek amacıyla aranan, emniyet bulmak için inşâ edilen kulübenin değil, sahici suâllere kavuşmak için üzerinde gezinilen açıklığın adı... Zira şüphelenmek yolda olmak, menzile erişmek için menzile giden mesafeyi yarıp kazmak demek...

Suâl ve/veya dert sahipleri şüphe içinde, şüphe aracılığıyla ve şüphenin, üzerinde yürünülen zemini yarışı, kazışı sâyesinde cevabın açıklığına düşmeyi başarıyor değiller midir? Şayet 'kıvranma', 'kımıldama' anlamında varolabilen bir şüphelenmenin yolcunun önüne düşürdüğü 'ışk' (=aşk) olmasaydı, böyle bir ışkın sâyesinde yaşamaya katlanılabilir, ışkın aşkıyla koyuluğun koynuna uzanılabilir miydi?

"Işkın sâyesinde yaşamaya katlanmak"taki 'katlanma' şayet sâyenin gölgenin diğer bir adı olduğu hatırlanacak olursa, evet ancak bu koşulun koşulmasıyla işaret edileni gösterebilir hale gelir. Işk sâyesinde, yani ışkın gölgesinde yaşamaya katlanmanın, niçin bir tür 'kavrulma', bir tür 'kıvranma' ve fakat her hâl u kârda bir 'kendi içine bükülme' anlamı taşıdığı suâli, şüphenin kışkırtıcılığından devşirilen imkânlardan yararlananlar için, bir tek onlar için cevaplanmaya değer...

Her sorunun yeni bir cevabı davet ettiğini söyleyenler, soruya belli belirsiz bir "ev-sahipliği"ni yakıştırmış oluyorlar ki bu, evinde ağırladığı yabancı konuklara zevk bahşeden bir yosma işvekârlığına eş bir sahtelikten öte anlam taşımaz. Çünkü gerçek sorular cevaplarını davet etmezler; evlerini yabancılara açmazlar. Yosma işvekârlığı tam da sahte sorulara has bir tavır... Ancak onlar yabancılarla ülfet ederler, ancak onlar kapılarını tanımadıklarına açarlar.

Soru şüphenin haymesinde yaşamaz mı zaten? Şüphe ışkın sâyesinde yolu kazarken, kazırken, yararken, sürerken, yolda, koyuluğun koynunda onunla yarenlik eden soru niçin kalksın da yabancı konukları haymesine davet etsin?!? Niçin ve neden içinde sakladığıyla muhabbete koyulmuşken ve öylece ışkın sâyesini koyultmuşken sahte soruların yosmaca işvekârlığına yeltensin?!?

Resâil-i İhvanus-Safanın -ne mutlu onlara ki- kendilerini saklamayı başarmış müellifleri şöyle diyorlar:

- İlim, nefs-i âlimdeki [nefs-i nâtıkadaki] sûret-i ma'lûmiyedir. Cehalet ise bunun tam karşıtıdır; yani bu sûretin nefiste bulunmamasıdır. [Wissen (Wissenschaft) ist die Form des Gewussten in der Seele des Wissenden. Unwissen ist das Gegenteil davon, nämlich der Mangel dieser Form in der Seele.]

Oysa Aristoteles'ten beridir adına 'sûret' denilen ilim (bilgi) -ki hariçten kat'-ı nazarla biz ona ma'lûm (bilinen) dahî diyoruz- dışarıdan 'davet edilen' bilgi değil, davet edilsin edilmesin gelen, davetsiz gelen, eve alınan, öylece al-gılanan bir konuk... Nefis bu durumda fiil halinde değil, infial halinde... Çaresiz...

Yukarıdaki parlak tesbiti (evimize) kabul etmekte acele etmeyelim de ondan şüphelenelim. Çünkü 'acele' sıradan bilginin bir diğer adı... Hukemâ tartışmış zamanında asıl bilgi hangisi diye: Salt sûret mi? İlk gelen sûret mi? Zihinde hâsıl olan sûret (es-sûretul-hâsıla) mi? yoksa sûretin zihinde hâsıl olması (husûlüs-sûret) mı?

Unutmayın, gerçek soru cevabı dışarıdan davet etmez; bilakis onu içinden çıkarır.

Hadi öyleyse 'ışk' ile!


13 Temmuz 2002
Cumartesi
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED