|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçen hafta pazar akşamı Mustafa Koç'un Paul Wolfowitz onuruna İstanbul Kanlıca'daki evinde verdiği yemekte masada 16 kişi oturuyordu. Geniş ve büyük masada, beşer kişi yanlamasına karşılıklı, üçer kişi de masanın her iki baş tarafında karşılıklı. Biraz daha ayrıntı vereyim: Wolfowitz'in oturduğu tarafta sağ yanında Amerika'nı Başkonsolosu David Arnett ile Mehmet Ali Bayar; sol yanında ise Mustafa Koç ile Cem Duna sıralanmıştı. Amerikan Savunma Bakan Yardımcısı'nın tam karşısında Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Robert Pearson onun hemen sağında, Wolfowitz'in çaprazında Kemal Derviş vardı. Ben, Wolfowitz'in bulunduğu tarafta, masanın başına isabet eden köşede ve Cem Duna'nın yanındaydım. Hadi, bir ayrıntı daha: Benim tam çapraz karşı köşemde Cem Boyner oturmuştu. Paul Wolfowitz konuk olunca tabii ki Irak da sohbet konuları içindeydi. Wolfowitz'in daha önce Endonezya Büyükelçiliği Amerika'nın Asya/Pasifik'ten sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcılığı yaptığını, benden gayrı, hiç kimse hatırına getirmediği ya da bilmediği için Papua Yeni Gine konusunu masada açmadı. Ben de açmadım. Garip kaçabilirdi. Irak konusu konuşulmaya başlandığında, 'faal gazeteci' sıfatlı benden başka hiç kimse masada bulunmadığı ve diğerlerini rahatlatmak için olsa gerek; Wolfowitz, 'Cengiz, burada konuşulanlar burada kalacak tabii ki' dedi, gülümseyerek. Ben de, 'Bu masadaki insanlar için de en ketum kişi benim. Eğer bu yemekte konuşulanlar dışarı sızacak olursa, benden başka herkesten kuşkulanmak mümkündür' diye karşılık verdim. Bunu söyler söylemez, masanın diğer ucundan M.Ali Bayar atıldı: 'İşte bu söylediği çok doğru. Ben kefilim' dedi, gülüşmeler içinde. Önemli bir 'pot' kırdığımın farkındaydım. Yani, o yemek masasında konuşulanları yarın-öbürgün medyada göreceksek, bunun ancak Amerikalı bir yetkilinin, Amerikan diplomatlarının, bir Türk bakanın, bir Türk siyasi parti genel başkanının, önde gelen Türk iş adamlarının 'boşboğazlığı' ile mümkün olabileceğini, kendimi ayırdığım anda söylemiş olmaktaydım. Aradan geçen günler zarfında, o 'meşhur yemek'le ilgili 'haberler' hala basında yer alıyor. Daha henüz, bunların arasında bir 'doğru bilgi'ye raslamadım. (Örneğin, kaynakları sağlam izlenimi veren bir gazete yazarı, Wolfowitz ile M.Ali Bayar'ın, Wolfowitz, Washington'da Johns Hopkins Üniversitesi'nde dekan iken, sık sık görüştüklerini yazmıştı. Oysa, Bayar, Washington'da diplomat olarak 2000 sonbaharında ayak bastığı sırada, Wolfowitz, o görevden ayrılmıştı; günlerini Teksas'ın Austin şehrinde, danışmanı olarak George W. Bush'un yanında geçiriyordu.) Çıkan haberleri okudukça, aradabir kendime 'Acaba, ben, o gece başka bir yemekte miydim' diye soruyorum. Bu demektir ki, gerçekten orada konuşulanlar orada kalmış. Kimse, dışarıya 'doğru bilgi' vermemiş. Ben ise, orada kendime ilişkin yaptığım tanım gereği, hiçbir bilgi verecek değilim. Zaten, buna gerek de yok. Wolfowitz, o gece orada konuşulanları, çok daha somut ve ayrıntılı biçimde Başbakan Bülent Ecevit ve Genelkurmay'la görüşmelerinde konuştu. Ankara'da konuşulan konular, ayrıntılı, somut ve 'resmi' dolayısıyla 'karara dönük' idi; İstanbul'dakiler ise bol şakalarla süslü bir yemek masasında bir 'sohbet'ten öteye değildiler. O nedenle, kimsenin 'öküzün altında buzağı araması'na da gerek yok. Ne de olsa, ülkemiz insanları 'komplo teorileri'ne kapılmaya hayli meraklı. Kimbilir, Wolfowitz ve Derviş'li o İstanbul gecesinden ne 'teoriler' ürüyor ve üretiliyordur. Bunların bir kısmını, ben de okudum ve işittim. Örneğin, Wolfowitz'in Ankara'daki 'resmi temasları'ndan önce İstanbul'da Kemal Derviş'le görüşmesinin, 'Türkiye'nin yeniden siyasi dizaynı ile ilgili bir Amerikan girişimi' olduğu spekülasyonu. Kimisi, bunu Türk iç siyasetindeki mevcut dalgalanmalardaki 'Amerikan parmağı' olarak görmek eğiliminde; kimisi ise 'Amerika acaba Yeni Oluşum'un arkasında mı yer alıyor' düşüncesine kapılmış durumda. Saçma. Saçma, çünkü Wolfowitz, o gece orada Kemal Derviş'i göreceğinden haberdar bile değildi. Ankara'da görüşeceklerini biliyordu. Yemekten iki saat önce, kaldığı otelde, kendisine Kemal Derviş'in de yemekte olacağını söylediğimde itiraz etti; 'Hayır, onunla Ankara'da görüşeceğiz. Yemeğe katılanlar listesinde onun adı yok' dedi. Ben de, 'Yemeğe katılacaklar listesi bir hafta öncesinden, pazartesi günü belliydi ve belli olduğu vakit, Kemal Derviş'in adı yoktu. Doğru. Zaten, katılacaklar listesi belli olduğu vakit, daha hükümetten hiçbir istifa bile yoktu. Kemal Derviş, bu yemekten dün haberdar oldu ve listeye dahil oldu' dedim. Kemal Derviş ile Paul Wolfowitz, 2000 yılı ilkbaharında Washington'da tanıştılar. Biri, o sırada Dünya Bankası Başkan Yardımcısı; diğeri Johns Hopkins Üniversitesi'nde SAIS'in (İleri Stratejik Etüdler Okulu) Dekanı idi. İlki, o tanışmadan bir yıl sonra Türkiye'de ekonominin başına geçeceğini; ikincisi Amerikan Savunma Bakan Yardımcısı olacağını bilmiyordu. Şahsi dostluklar, resmi sıfatlar edilindiğinde devam eder ve üstelik yararlı da olur. Nitekim, Wolfowitz ile Mustafa Koç'un dostluğu ve tanışıklığı, tıpkı benimki gibi, yıllar ötesine gidiyor. Mustafa Koç, benim Washington'da yaşadığım iki yıl zarfında ne zaman oraya geldiyse, mutlaka Wolfowitz'i alarak en az bir kez üçlü yemek yemişizdir. O gece masadakilerden Şerif Egeli'nin de Paul Wolfowitz ile yıllar gerisine giden tanışıklığı var. O yüzden o gece masada 'Sayın Bakan' hitap tarzının yanısıra, birçoğumuz küçük ismiyle 'Paul' diye hitap ediyorduk. 'Diplomatik protokol'ün çalışmadığı bir geceydi. Yemeğe katılanlardan bir kısmı, Paul Wolfowitz'in eski şahsi Türk dostları idi; diğer bölümü de Mustafa Koç'un yemekte bulunmalarını arzuladığı kendi şahsi dostları. Bu arada, öteden beri yararsız bulduğum ve pek hazzetmediğim 'komplo teorileri'nin zaafını ortaya koyan bir anekdot: Paul Wolfowitz, Mustafa Koç'un bahçesine geldiği ve tanımadıkları tanıştırıldığı sırada; Cem Boyner, ona kendisini takdim etti. Wolfowitz, onu biraz süzdü ve 'Sizle daha önce karşılaşmıştık. Bilderberg'te' dedi. Boyner, biraz afallamıştı. Bana döndü; 'Ne hafıza' diye mırıldandı; 'Gerçekten 1995 Şubat'ında Bilderberg'te karşılaşmıştık...' Boyner'e, 'Bunun basına açıklanması gerekiyor' diye takıldım. 'Niye, ne önemi var' diye sordu. İşte cevabım: 'YDH (Yeni Demokrasi Hareketi) 1994 Aralık ayında kuruldu. İki ay sonra sen Bilderberg'e gittin ve 1995 Aralık seçimlerinde YDH, yüzde yarım oy aldı. Hani, Bilderberg, her ülkede iktidarları belirliyordu? Hani, orada yapılan planlar harfiyen uygulanıyordu? Bilderberg'i rezil etmişsin meğerse...' Bizim YDH (ben de kurucu üyelerinden biri ve üstelik ilk döneminde örgütlenme sorumlusuydum), şaka bir yana, ona dahil olmuş olanların, geçmişlerinde gururla ve bir nebze 'nostalji'yle hatırladıkları anlamlı bir girişimdi. O gece orada olanlar arasında, Cem Boyner ve benim dışımda, Kemal Derviş de, YDH'nın kurucu üyelerinden biriydi. M.Ali Bayar, 'mesleki kariyerini koruma kaygımız' olmasaydı; işini gücünü bırakıp, gelecekti. Direkten döndü. Bahçede Kemal Derviş'le M.Ali Bayar'ı sohbet ederken izleyen Cem Boyner'in ağzından, 'İşte Türkiye'nin güzel fotoğrafı böyle olur' sözü çıktı. YDH, gerçekten çok 'güzel bir fotoğraf'tı. Ama, aynı zamanda, alınabildiği takdirde bir 'büyük ve önemli ders'. Dayanamadım, 'Fotoğraf güzel, güzel olmasına da, Türkiye doludizgin seçime gidiyor. Örgüt nerede? Ardahan'daki seçim sandığının, Şarkikarağaç'taki seçim sandığının, Yatağan'daki seçim sandığının başında kim bekleyecek' diye sormadan edemedim. İsmail Cem'in -kim nasıl kapatmaya çalışırsa çalışsın- 'Kayseri fiyaskosu'ndan sonra, 'Yeni Oluşumcu'lar 'merkez'e açılmayı tasarlıyor ve kimi isimlere 'davetiye' çıkarmaya niyetleniyorlarmış. Hüsamettin Özkan'a çok yakın bir kaynak bu isimleri şöyle sıralıyor: 'Sami Selçuk, İbrahim Tatlıses, Nasuh Mahruki, Fatih Terim, Sezen Aksu, Hüsamettin Kavi, Kemal Köprülü, Can Paker, Meral Gezgin Eriş, Fazıl Say, Alev Alatlı, Tuluyhan Uğurlu...' Bence önemli 'eksik'ler var. Madem, 'merkez' ile 'siyasi milli takım' artık 'bir kısım medya'da eş anlamlı kullanılıyor ve madem ki bu isimler telaffuz ediliyor, Şenol Güneş ve Gülben Ergen'i bir yana bırakamazsınız. Bunlar, birden benim aklıma gelenler. Kimbilir, daha ne isimlerin akla gelmesi mümkün... YDH, gerçekten 'çok güzel bir fotoğraf'tı; bu isimlerle ise 'harikulade bir fotoğraf albümü' olur. Ama, Türkiye'yi 'siyasi-ekonomik selamet'e çıkaracak bir 'parti' olur mu? Yine pek şüpheli. 'Merkez' kavramı, siyasi lugatta her türlü 'ideolojik/siyasi içeriği'nden arındırılıp boşaltılınca, 'Nuh'un gemisi'yle de eş anlamlı tasavvur edilir oldu. Deve, eşek, yılan, çıyan, at, koyun, çocuk, ihtiyar, kadın, erkek, sandık, dolap; ne varsa bir yere yığarsanız, bundan 'siyasi merkez' çıkması umut ediliyor. Neyse ki, benim tanıdığım Kemal Derviş, ciddi ve sorumlu bir insan. Böyle bir zevzekliğe prim ve hayatiyet verebileceğine kolay kolay inanamam. Bu tür girişimleri ve manzarayı, Deniz Baykal'ın yarı-kızgınlık ve yarı-eğlenerek seyrettiğinden ise eminim...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |