|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetelerinden birisinin yayın yönetmenliğini yapar. Demokratlara, çağın dilini savunanlara, toplumun ve taleplerini anlamaya çalışanlara, evrensel değerleri dile getirenlere hakaret etmekle, öfke saçmakla ünlüdür. Sorunu biraz siyasi ama daha çok psikolojiktir. Grubunun ve konumunun çıkarlarıyla davranış ve görüşlerini bağdaştırmaya çalışır. Bu beyhude çabanın Türkiye gibi ülkelerde insanı faşizan bir tavra götürdüğünü bile bile bunu yapar. Gerginliği de buradan kaynaklanır. Durduğu yere ters düşen her şeye öfkelenir. Öfkelenir. Aslında öfkelendiği önünü tıkayan ilkelerdir ve düşüncedir. Saldırı okları bunlara dile getirenlere yönelir. Aydın müsveddesi, pespaye aydın, sözde aydın, haymatlos aydın (yani vatansız) gibi sözcükleri durmaksızın kullanan, bunları basın diline yeniden yerleştiren odur. Dünya basınında, Michel Foucault, Montesquieu, Voltaire gibi insanlığa malolmuş düşünürleri, Türkiye'de bazılarına referans olduğu için, ateist, homoseksüel, alkolik diye tanıtan ilk o olmuştur. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı ve genel sekreteri ile ilişki içinde 28 Şubat'ın operatörlüğünü yapmıştır. Meslektaşlarını sürmanşetten kurmaca bilgilerle, üstelik kurmaca olduğunu bildiği bilgilerle kurtların önüne atmıştır. Akın Birdal bu nedenle tam sekiz kurşun yemiş, ölümden dönmüştür. Gazetecilerin MİT mensubu olabileceklerini yine o savunmuştur… Etik, ahlak ihlali konusunda yaptıkları değil bu köşeye bu gazeteye sığmayacak kadar çoktur. Siyaseti, etiği, ekonomisi, yolsuzluklarıyla iflas etmiş bir dönemin mimarlarından olduğu halde, şimdi o dönemin baş eleştirmeni haline gelmiştir. Gerekçesi basittir: Gazeteci olayları izlediği için fikir değiştirir. Aslında ilkeler, değerler onun için devri geçmiş tabular olduğu için fikirlerini sık sık değiştirmesi sıradandır. Bunu böyle yazar ve doğrular. Andıçtan dolayı özür diler, MGK'nın sivilleşmesini savunur. Ama bu kurumun bir dönemler yerine getirdiği terbiye işlevini öve öve bitiremez… Şimdilerde Yeni-Osmanlıcılık oynuyor… Son yazısında şöyle demiş: "Evet, başkalarının topraklarında gözümüz var…" Yazıda gelecek eleştirilere karşı saldırgan gardını da almış; diyor ki; "Tabuperest statükocu, kendini aydın sanan yarı cahil zümre düşünce hayatımıza egemen oldu…" Diyor ki, "mevzilerini kaybeden o zümre Irak savaşının gölgesinde pasifizme sarılmak zorunda kaldı…" Mefhumu muhalifle kendini aydın ilan ettikten sonra diyor ki, "Misak-ı Milli kavramına yeni bir içerik verme zamanı geldi…" Sözü ondan ödünç alalım: Aydına ve ilkelere düşman olan, ama aydınlık sıfatını kimseye bırakmak istemeyen bu zat elinde değil düşünce, akıl yürütme bile görülmedik şekilde pespayeleşmiştir. Ne var ki, onun gibiler çoğalıyor... Ne yazık ki, milliyetçiliği "kaba kuvvet"le ölçen; kuvveti "faydacı zihniyet"le bezeyen; her koşul ve her fırsatta "diğerlerinin aleyhine" ve kuvvet üzerinden, özellikle "başkalarının kuvveti üzerinden palazlanmayı yücelten"; palazlanma yolunun "kırıp dökmek", imha etmek, "kargaşadan istifade etmek"ten geçtiğini sanan bu sivri akıllıların sayısı her geçen gün artıyor. Ne var ki sayıları arttıkça "akılları da azalıyor". Son önerileri, aslında Osmanlı-Türk geleneğinin milliyetçi devletçilikle tanıştığı zamanlarda beliren, o gün bu gün yakamızdan düşmeyen, Cezayir, Kore, Körfez savaşlarında ortalıkta at koşturan bir tür "Enver Paşa Sendormu"dur. Bu "sendorumun yeni müptelaları" için güç oyunun "dünyayı ve ülkeyi kana bulama riski"onlar için pek önemli değil. Bu güç oyununda Türkiye'nin ön safta yer almasının yaratacağı "insani, kültürel, demokratik kayıplar ve zemin kaybı" akıllarından hiç geçmiyor. Allah bizi bu sivri akıllılardan korusun...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |