AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
İMF'nin açmazı

İMF ile yapılmış olan stand-by programının son safhalarına gelindi. Görünen o ki, İMF güdümündeki politikaları, program sonrasında bile izlemek durumunda kalacak bu hükümet. Tabii olarak, özellikle bugüne kadar kamu bütçesinden nasiplenen kesimler, bütçeden kendilerine giderek daralan oranlarda ayrılan paylardan dolayı seslerini yükseltmeye başladı. Son zamanlarda, radyo ve TV programlarında İMF ve program yeniden sorgulanır oldu. Maalesef yorumların çoğu hayli sathi kalıyor.

İMF politikaları iki açıdan problemli ve kendi içinde çelişkiler barındırmakta. Bunlardan ilki, İMF'nin öncelikleri ve kredilendirme politikalarından kaynaklanmakta. Geçmişte, ülkelerin ödemeler dengesi krizi yaşadıkları zaman devreye giren İMF, bu üslubuyla özellikle sanayileşmiş olan ekonomilerin liberal aydınlarının şimşeklerini üzerine çekiyordu. Ayağını yorganına göre uzatmayı beceremeyen hükümetlerin müsrif mali politikalarının ceremesini, neden bu kuruma devamlı aidat ödeyen, buna karşılık İMF'den hiçbir "fayda görmeyen" sanayileşmiş ülkelerin vergi mükellefleri çeksindi ki? Kaldı ki, aynen mevduat sigortasının kötü bankacılığı teşvik etmesi gibi, İMF'nin varlığı da, kötü ekonomi yönetimini teşvik ediyordu.

Yıllar geçti, devran değişti. Petrol krizinin yaşandığı 70'li yıllardan ciddi bir borç yükü ile çıkan gelişmekte olan ülkeleri yeni dünya düzenine yetiştirmek için bu ülkelerde liberalleşme politikalarının hayata geçirilmesi gerekti. Bunun için, o tarihe kadar işlevleri farklı olan İMF ile Dünya Bankası'nın ortak politikalar geliştirmesi ve İMF kredilerinin, sadece mali bazı kriterlere göre değil, ekonomiyi liberalleştirecek belli yapısal dönüşüm kriterlerine de bağlanması öngörüldü.

Bu tür bir programın ilk uygulandığı ülkelerden biridir Türkiye. 80'lerin başında dış ticaretin serbestleştirilmesinden mali piyasaların liberal bir yapıya kazandırılmasına, borsaların açılması ve işlevlik kazandırılmasından KDV tipi uygulamalara kadar pek çok politika, yapısal uyum programları çerçevesinde Türkiye'ye emri vaki yapıldı. Bu emrivakiler sayesinde pek çok gelişmekte olan ekonomi, 70'lerde benimsediği ithal ikameci veya merkezi planlamaya dayalı bir kalkınma süreci yerine, ihracatın lokomotif olarak kullanıldığı dışa açık bir kalkınma modelini benimsedi. Ancak, aradan geçen yıllara rağmen bu sürecin hem ekonominin yapısal meselelerini çözmede, hem de büyüme oranlarını uzun vadede arttırmada çok da başarılı olduğu söylenemez. Akademik camiada türlü tartışmalar oldu bu yönde. Liberalleşme sürecinde, "önce dış ticaret mi, yoksa mali piyasalar mı öncelenmeli" sorusu uzun süre sonuçsuz tartışıldı. Sonra ihracata dayalı yapısalcı liberallerin başarılı örnek olarak öne sürdükleri Asya kaplanlarının, sanıldığı gibi bu işi tam anlamıyla "liberalleşmeden" ve esas itibariyle "devlet güdümünde" başardıkları öne sürüldü.

Nihayet Asya krizi patlak verdi. Neye uğradıklarını anlamayan dünyanın sermaye çevreleri, durumun bir numaralı suçlusunu hemen teşhis etti: İMF. Değişen ve globalleşen dünyada benzer finansal krizlerin yaşanmaması için İMF siygaya çekildi. Eleştiri okları karşısında İMF iki tavır aldı. Bunlardan ilki, benzer krizler çıkmadan kullanıma sokulabilecek türden yeni bir fonun hazırlanmasıydı. Diğeri ise, İMF'nin Asya krizinden sorumlu tuttuğu finans sektörünün yapısal problemlerinin giderilmesini, bundan sonraki tüm programlarına kriter olarak eklemek.

Mesele, İMF geçmiş tecrübelerinden yola çıkarak politika oluşturmasından kaynaklanıyor. Şartlar devamlı değişiyor ve dünün problemleri için tasarlanmış politikalar, çoğu zaman bugüne yeteri kadar cevap veremiyor. Üstelik hayli katı bir tarzda takip edilmesi istenen söz konusu politikalar, çok hızlı değişen ortamlara esnek tepki verilmesini de engelliyor. Bu durumun bir örneğini Kasım 2000 krizinde yaşamıştık.

İMF politikalarının ikinci açmazı, uygulamacılarla ilgili. İktidardaki hükümetler, muhtelif kesimlerin isteklerine mümkün olduğunca cevap vermek durumundalar. Oysa İMF politikaları, bozuk da olsa, bir ülkede oturmuş olan temayülleri ve dengeleri ciddi anlamda bozuyor. Çıkarları zedelenen gruplar, hükümete baskı yapıyor. Hükümet de, bir taraftan programa sadık kalmaya çalışırken diğer taraftan da bu grupların "zararlarını" telafi edici mekanizmalar geliştiriyor. Özal'ın uygulanmakta olan yapısal uyum programını by-pass ederek oluşturduğu bütçe dışı fonlar, bu siyasetin en "kurnazca" örneklerinden biridir.

Hükümetlere güvenmeyen İMF, son zamanlarda bağımsız kurumların oluşturulması için zorluyor. Bağımsız bir Merkez Bankası, BDDK ve sair üst kurullar, biraz da bu anlayışın eseri. Temel varsayım, siyasi endişeleri olmayan bu kurumların daha düzgün çalışacağını öngörüyor. Ancak yolsuzluğun ve usulsüzlüğün normal karşılandığı bir ülkede, bu varsayım pek tutmuyor. Baştan beridir iddia ediyoruz. İMF'nin bankacılık sektörüne yönelik reformlarının önündeki en ciddi engel siyaset değil, hazıra konmaya alışmış bankacılık sisteminin kendisidir. İmar Bankası'nın BDDK'ya nasıl çalım attığını tahmin etmek çok zor değil.

İMF, her gittiği ülkede göle maya çalıyor. Bir tuttuğunu görsek, tarihe not düşeceğiz.


20 Ağustos 2003
Çarşamba
 
MELİKŞAH UTKU


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED