AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
Vatandaşlarını yabancı ülke
polisine ihbar eden bir gazeteci!

Kim mi bu gazeteci? Gecikmeden yazalım da merak konusu olmasın: Radikal gazetesinden Mine G. Kırıtkanat. Sen kalk, ülkende yürürlükte olan eşi benzeri bulunmayan bir yasağa (üniversitede başörtüsü yasağı) medeni yollardan karşı çıkan bir vatandaşını da kullanarak, "benzer suçu işliyorlar" diyerek yabancı bir ülkede yaşayan vatandaşlarını o ülkenin polisine ihbar et!

Kim mi bu gazeteci? Gecikmeden yazalım da merak konusu olmasın: Radikal gazetesinden Mine G. Kırıtkanat.

Aslında, meseleye okurlar ve gazeteciler açısından bakacak olursak, ne kadar moral bozucu bir manzara...

Sen kalk, ülkende yürürlükte olan eşi benzeri bulunmayan bir yasağa (üniversitede başörtüsü yasağı) medeni yollardan karşı çıkan bir vatandaşını da kullanarak, "benzer suçu işliyorlar" diyerek yabancı bir ülkede yaşayan vatandaşlarını o ülkenin polisine ihbar et!

Böyle kirli, onursuz bir işe kim kalkışabilir? Bırakın "gazeteci" filan olmayı, insanın en başta kendisine açıklayamayacağı bir işe kim soyunabilir?

Ama (maaselef) bu işi bir "gazeteci" yapabiliyor. Yapmakla kalmayıp, bunu bir iftihar vesilesi olarak köşesine de taşıyabiliyor...

Yazıklar olsun....

"İlkesizlikte Sınır Tanımayan Gazetecilik" de bu olsa gerek...

'TÜRBANLI YALAN'

Kırıkkanat, "Hayrünisa hanıma kötü haber" başlıklı yazısına, bİrkaç yıl önce (1998) "Türbanlı Yalan" başlığıyla yayımladığı bir yazısını hatırlatarak başlamış. Bu eski yazısında nelerden söz ettiğinden uzun uzadıya söz etmeye gerek yok, malum şeyler. Yani özetle, üniversiteye "türbanlı" fotoğraf verdiği için kaydı yapılmayan ve bu durumu protesto eden "Hayrünisa hanım" haksızmış, çünkü Fransa'da da bu tür fotoğraflarla üniversiteye kayıt yapılamazmış, vesaire...

Kırıkkanat'ın bu fasıldan sonra verdiği şu bilgiler daha ilginç: "O zamanlar Milliyet gazetesi yazarı, eski CHP milletvekili Altan Öymen ustamız, benim bu yazıma dayanarak türban konusunda bir makale yayımladı köşesinde. Bir süre sonra görüştüğümüzde Altan Öymen; Hayrünisa hanımdan gelen ve Fransa'da yaşayan kimi Türklerin türbanlı fotoğraf koydurdukları belge fotokopileri ekli bir mektubu verdi bana. Belgeler arasında gerçekten resmi kimlik yerine geçen ve Strasbourg'dan verilmiş bir de ehliyet vardı. Şaşırdım. Telefona sarıldım ve Strasbourg Kaymakamlığı'ndan açıklama istedim."(!)

Evet, artık açıkça görülüyor ki, hafiye Kırıkkanat iş başındadır! (Bu arada, gazeteciler (Öymen-Kırıkkanat) arasındaki "dayanışma"ya da dikkat edin!)

Evet, açıkça görülüyor ki, "Hayrünisa hanım"ın Altan Öymen'e gönderdiği ama bir biçimde Kırıkkanat'ın eline geçen Strasbourg çıkışlı fotoğrafların hesabı sorulacak! Hem de "Strasbourg Kaymakamlığı"ndan...

Siz şu "durumdan vazife çıkarma" bilincinin muhteşemliğine bakın...

İŞLER GELİŞİYOR

Bakalım işler nasıl gelişecek; Kırıkkanat anlatsın:

"Aldığım yanıt, dehşet verici bir itiraftı: Bir kadın memur, 'Kocalarıyla birlikte geliyorlar, bağırıp çağırıp tehdit ediyorlar, sorun çıkmasın diye vermiş olabiliriz...' dedi."

Bak sen şu memurun (unutmayın, söz konusu memur "Strasbourg Kaymakamlığı"nda görevli!) yaptığına; "Laik Fransız Cumhuriyeti"nde böyle laubalilik olur mu? Olur da Kırıkkanat affeder mi?!

YAŞASIN YURTTAŞ KIRIKKANAT!

"Anında İçişleri Bakanlığı'na bir mektup yazdım ve memurun yanıtını, Hayrünisa hanım sayesinde ele geçirdiğim (yanlış, aslında Altan Öymen sayesinde!) ehliyet fotokopisine ekleyerek, Fransa'da devletin ne zamandan beri tehditlere papuç bırakarak resmi talimatları çiğnediğini sordum. Yanıt bir hafta sonra geldi. Strasbourg Kaymakamlığı'nda soruşturma başlatılmış, bundan böyle yönetmelik dışı uygulamalara izin verilmeyecekti." (!) Yaşasın! Yurttaş Kırıkkanat, Fransa'da laikliği işte böyle savundu! Allah ondan razı olsun, Fransa'da devlet az kalsın tehditlere papuç bırakacaktı...

Ve başarıyla tamamlanmış bu harekat sonrasında Yurttaş Kırıkkanat'ın "Hayrünisa hanım"a teşekkürü:

"Hayrünisa hanıma bir teşekkür borçluyum. Ankara Üniversitesi'ne türbanlı fotoğrafla kaydını yaptıramamakla haksızlığa uğradığını kanıtlamak üzere gönderdiği bir belge fotokopisi, Fransa'da yasadışı bir uygulamanın önlenmesini ve bir daha kimseye türbanlı fotoğrafla resmi kimlik belgesi verilmemesini sağladı."(!)

Ne dersiniz, biz de Kırıkkanat'a teşekkür borçlu değil miyiz?

Elinde Fransa'da yaşayan bazı vatandaşlarının "türbanlı" fotoğraflarıyla Fransa'da aklına gelen her polis kapısını çalarak (belki de) bu insanların başını ağrıtmayı başardığından dolayı, yurttaşlık bilinci tavana vurmuş olan Yurttaş Kırıkkanat'a binlerce teşekkür borçlu değil miyiz?!

Yine de verilmiş sadakamız varmış... Yurttaş Kırakkanat, Fransa'da geçen gün "laiklik" raporunu teslim eden "Stasi Komisyonu"nun "bilgeleri" arasına dahil edilseydi ne yapacaktık?! (K.B.)


Yani Ebulfez Elçibey sıkıldığı için mi iktidardan çekilmişti?

Hulûsi Turgut'un kaleminden çıkan (Hürriyet) "Müthiş bir yaşam öyküsü: Nahçıvan'dan Kremlin'e ALİYEV" başlıklı dizi sadece iki günlükmüş; pazar başlamıştı, pazartesi bitti... Biz, dizinin ikinci günündeki, Aliyev'in iktidarı eski Azerbaycan cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey'den devraldığı günlerin anlatıldığı çerçeveye takıldık. Turgut öyle anlatıyor ki, sanki Elçibey Aliyev'in politik hasmı değil de, kan kardeşi... İktidarı da sıkıldığı için ona devretmeye karar vermiş ve etmiş... Ne darbeci Suret Hüseyinov var bu "tarih"te ne de Elçibey'in iktidarını o darbeyle kaybettiği... Nereden aklımızda kalmışsa, Elçibey ağustos 2000'de öldüğünde, Hürriyet'in bu konuda bambaşka bir "tarih" yazdığını hatırladık. Gittik o "tarih"i bulduk ve onu Hulûsi Turgut'un versiyonuyla karşılaştırdık. Bunlara bir de yalnız gazeteci değil, Elçibey'in "şahsi dostu" da olan Taha Akyol'un değerlendirmesini ekledik. Aktarıyoruz, siz artık yorumlarsınız...
Hulûsi Turgut, Hürriyet, 15 Aralık 2003

"Elçibey cumhurbaşkanlığında birinci yılını doldurmuştu ki, bir gece vakti Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i aradı. Elçibey sıkıntılıydı. Demirel'e, 'Süleyman Bey, ben bu işi götüremiyorum, cumhurbaşkanlığını bırakmak istiyorum' diyordu. Bu sözler, Türkiye Cumhurbaşkanını şaşırtmıştı. Süleyman Demirel, Elçibey'e sabır tavsiye etti. Ardından da, 'Ben Haydar Bey'i arayayım, size yardımcı olsun' dedi. Elçibey bunun üzerine, 'Haydar Bey zaten yanımda' cevabını verdi. Bu defa Demirel, Haydar Aliyev'le görüşmeye başladı ve 'Haydar Bey, Elçibey'e yardımcı olun' ricasında bulundu. Aliyev de 'Süleyman Bey, zaten onun için buradayım' karşılığını verdi. Ancak bu telefon konuşmasından iki gün sonra, Ebulfez Elçibey cumhurbaşkanlığı görevini bırakıp, Nahçıvan'ın Kelekli köyüne gitti. Elçibey, Cumhurbaşkanlığı'na 365 gün dayanabilmişti. Azerbaycan Parlamentosu da, Haydar Aliyev'i cumhurbaşkanlığına seçti."
Hürriyet, 22 Ağustos 2000

"(...) Ebulfez Elçibey 7 Haziran 1992'de bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ikinci Cumhurbaşkanı oldu. Elçibey, daha önce 'Milli Kahramanlık Ödülü'nü verdiği Suret Hüseyinov'un Haziran 1993'de ayaklanmasından sonra cumhurbaşkanlığı görevini terkederek doğum yeri olan Keleki'ye döndü. Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı, 31 Ekim 1997'de Keleki'den Bakü'ye döndü ve AHCP'nin başında aktif siyasi hayatına devam etti. Elçibey, 1998 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine, 'demokratik ve adil olmadığı' gerekçesiyle boykot ederek katılmadı. Elçibey, zaman zaman Haydar Aliyev iktidarına karşı verdiği sert demeçlerle kamuoyunun dikkatlerini üzerine çekti."
Taha Akyol, Milliyet, 7 Ağustos 2003

"KARDEŞ Azerbaycan'ın Sovyet sonrası bağımsızlık tarihinde iki isim öne çıktı: Bir, aydın ve düşünür Ebulfez Elçibey... Öteki siyaset ve devlet adamı Haydar Aliyev...

Şahsen de dostum olan merhum Elçibey, Ziya Gökalp gibi bir insandı; fikren de, mizacen de... Bir milli uyanışa fikren öncülük etmişti. Sovyet rejiminde hapislere atılmış, rejim dökülmeye başlayınca Bakü'nün 'Azadlık Meydanı'nda 'istiklal bayrağını' o açmıştı. Fakat siyasette ve devlet yönetiminde o kadar başarılı olmamıştı. Birçok sorunlar içinde, Moskova tertipli bir darbe ile devrilmişti." (A.G.)


KRONİK MİSAFİR

İÇİNDE 'TÜRK' GEÇTİĞİ HALDE ATLANMIŞ BİR DIŞ HABER

Türkiye medyasının en büyük zaaflarından biri hiç kuşkusuz içinde "Türk" unsuru barındırmayan dış haberlerdir. Daha doğrusu medya yönetim birimlerimizce çok önemli ve pek enteresan sayılmayan veya bir şekilde genel kamuyu ilgilendirmediğine kanaat getirilen bir dış haberin damarlarında "Türk" kanı akmıyorsa dış haberler sayfalarında yer bulabilme şansı bin yaşındaki bir ağaca tırmanmayı başaracak bir eşeğin haber olma şansı kadar azdır. Öyle ki sözgelimi Kremlin meydanında yapılan bir gösteri bile gösteride Türklerin bulunup bulunmadığı, bulundularsa ne yaptıkları şartına bağlı olarak haber olabilir. Elbette ki bu tutum ilkel ve ilkesiz bir medya anlayışının göstergesidir. Sözkonusu medya yönetim birimlerinin kendilerini mevcut ve potansiyel okurlardan bu şekilde akıllı ve yetkin sanmaları, sadece bir büyük yanılgı olmayıp aynı zamanda mesleğe ihanettir de...

Bütün bu medyatik reflekse rağmen yine de bazen içinde "Türk" ögesi barındıran haberlerin haberleşemediği de mümkündür. Kanada medyasında 11 Aralık 2003 tarihinde yer alan bir haber kayda değer bir örnek olsa gerek. Önce Türkiye medyasını atlatalım... Haber, bu satırların yazarına ait olduğu için önce haber başlığımızı saptayalım. Haber başlığımız "Kanada Silahlı Kuvvetleri'nde İlk Müslüman Vaiz" olsun. (Elbette "ilk Türk Vaiz" dememiz mantıksız olacaktı.) Şimdi de haberimizi yazmaya çalışalım.

"Kanada Silahlı Kuvvetleri (KSK) tarihinde ilk defa bir müslüman vaiz ataması gerçekleştirdi. 10 yıl önce Türkiye'den Kanada'ya göç eden bir "Türk" olan ve Ottowa'daki "Türk" camisinin eski imamı olan Yüzbaşı Süleyman Demiray (37) katıldığı kursu başarıyla tamamlayarak mezun oldu ve Kanada ordusunun ilk müslüman (ve hem de "Türk") vaizi oldu. Bugüne dek sadece Hristiyan vaizleri kadrosunda bulunduran Kanada ordusu için bu değişiklik ülkenin profili ve gerçekleri ile uyum sağlama konusunda önemli ve tarihi bir adım olarak nitelendi. Benzeri Amerikan ordusunda da bulunan KSK Papazlık-Vaizlik birimi ordu mensuplarının ruhani ihtiyaçlarına hizmet veriyor. "

Haberimiz burada bitti. Haberimizin arkasında yatan Kanada ordusunun yeni dönemde yeni askerlere olan ihtiyacı, Kanadalı müslüman toplum için ordunun daha cazip hale getirilmesi gibi mevzular yorumcuların işi. Ancak bir yorumcunuz size "Hayır! Böyle düşünmek komploculuktur, Kanadalılar nazik ve düşüncelidirler, hepsi bu" diyorsa gerisi size kalmış. Ben olsam yorumcumu değiştiririm. Çünkü o kadar yorum yapmak için gazeteci olmaya gerek yok, turist olmak bile yeterlidir.

Haberini verdiğimiz bu konuda esaslı bir tören yapıldı ve Yüzbaşı İmam-Vaiz S. Demiray, Hristiyan meslektaşları ile beraber Kanada televizyonlarında gösterildiği üzere ritüel bir yürüyüşte yer aldı. Elbette bazı ulusal gazetelerde de aynı habere rastlamak mümkündü. Bu arada Demiray'ın sayıları yaklaşık 200 kadar olan müslüman askerlere hizmet vereceği, sayıca çok daha az olan Yahudi askerler için gelecekte benzer bir girişimin olabileceği de verilen haberler arasındaydı. Hatta bu arada konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurulan Kanada İslam toplumu liderlerinden bir kimse şöyle dedi. "Bu atama çok yerinde olmuştur. Kanadalı Araplar ve müslümanlar için oldukça olumludur."

"Nereden" olduğu aşikar bir Kanadalı müslüman din lideri bile meseleye "ulusal" öncelikle baktığına göre elbette yapılacak olan tek şey herhalde "ülkesini başarıyla temsil eden yüzakımız" Kanadalı "Türk" Yüzbaşı İmam-Vaiz Süleyman Demiray'a görevinde sonsuz başarılar dilemek.

Peki bu haber neden Türkiye medyasında yer bulmadı? Elbette İmam-Hatip mezunlarından nasıl kurtulacağını tartışan ve araştıran bir medyada Kanada Silahlı Kuvvetleri'nin 200 kişi için atadığı bir İmam-Vaiz, "Türk" olsa bile haber olacak değildi ya...


17 Aralık 2003
Çarşamba
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED