|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İnsanı bataklıkta uçuşan sivrisinek gibi yaşamaktan göklerin sonsuzluğuna açılan kartal olmaya çağıran Mevlana için, sevenin sevdiğine kavuştuğu gecedir, bu gece. 730 yıldır süregelen düğünün gecesi...
HAMİT CAN
Siyasi ve fikri bunalımın yoğunlaştığı bu dönemde Muhyiddin İbn Arabi ve Feriddeddin Attar'tan başka, Sadi Şirazi, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Sadreddin Konevi ve onlar gibi veli ve düşünürler, eserleriyle ve sohbetleriyle kaosu aşma yollarını ararlar. Mevlana böyle bir atmosferde irşada başlar. Kararmaya yüz tutmuş ufukta güneş gibi parlar, çevresini aydınlatır. Konuşmaları ve kitaplarıyla ilgilileri mest eder. Ancak yine de hep aradığını bulamamanın ızdırabı içindedir. Ta ki, bir akşamüstü ata binmiş bir halde, öğrencileriyle birlikte çarşıdan geçerken, yolunu kesen ve atın yularına yapışıp o güne kadar hiç bilmediği ama duyduğunda hiç de yabancısı olmadığı soruların sahibi garip dervişle karşılaşıncaya kadar… Bu derviş ünlü Şems'tir. Şems'le tanıştıktan sonra iç dünyasında büyük bir değişim geçirir. Şems, kişiliği ve hayata bakışıyla, adeta onun hakikate susamış gönlüne o ana kadar hiç tatmadığı mest edici şerbetler sunar. Mevlana için Şems, safi aşk kesilmiş bir varlıktır. Onun sözleri, iç alemde olgunlaşmış meyvaları devşiren bir el gibidir. Görünen kaybolan güneş gibi, Şems'in ortadan kaybolması, geri gelmesi ve en umulmadık anda yeniden çekip gitmesi, Mevlana'nın hayatında yeni bir dönemin kapılarını aralar. Harika gazeller, peşpeşe doğar. Şems'in hasretiyle yanıp tutuşur. Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi ile olan dostluklarının özünde de benzeri renkler ve sesler vardır. Mesnevi başta olmak üzere, çoğunu Hüsameddin'in kaleme aldığı diğer eserlerinden Fihi Mafih, Mecalis-i Seb'a, Divan-ı Kebir ve öbürlerinde de hep aynı özlemin ateşi vardır. Hepsi özetle, insanı, bataklıkta uçuşan sivrisinek gibi yaşamaktan, göklerin sonsuzluğa açılan kartal olmaya çağırırlar. Ve eserlerinin çok önemli bir diğer özelliği de şudur ki; herkese açılmazlar. Ancak sevmesini bilenlere, ölümü hayat gibi yaşayanlara açılırlar. Ölüm son değil, başlangıçtır Üstad Mevlana'nın gözünde ölüm, hayatın ta kendisidir. Son değil, bir başlangıç. Bu dünyada batış gibi görünse de, öbür aleme bir doğuş. Ölümü, yas tutmanın, üzülmenin sözkonusu olmadığı, tersine bir 'Düğün Gecesi'ne has eşsiz bir sevincin yaşandığı bir olay olarak yorumlar. Ölüm, 'Şeb-i Arus'tur. Ölümötesi, yani ahiret, bu geçici dünyada yaşananların değerlendirildiği, ekilenlerin biçildiği alem. Kendini 'Kur'an'ın bendesi' olarak gören Mevlana, ömrü boyunca ilahi kitabı tefsir etmiş, yaşadığı çağın düşünce ve sanat eserleri ve örnek kişiliğiyle aydınlatmıştır. O, çağların ötesine uzanan bir ışık gibidir. Yediyüzotuz yıl öncesinden günümüze yankılanan sesi, gelecekte yankılanmaya devam edecektir.
'Şeb-i Arus'
Bu gece, 'Şeb-i Arus', bu gece 'Düğün Gecesi'.
|
|
|
|
|
|
|
|