AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Karamsarlara gün doğdu

Ekonomi, akademik çevrelerde "the dismal science" olarak bilinir. Karamsar, kasvetli bilim. Bu damgayı yemesinde, David Ricardo ve Malthus gibi ilk iktisatçıların çizdikleri modellerin ortaya koyduğu felaket senaryolarının şüphesiz ki önemli bir etkisi var. Ancak ekonomi bilimini karamsar yapan şey esasında onun uğraştığı konu. İktisatçıların temel meselesi, verilen hedefler ve kısıtlamalar doğrultusunda alternatif politikalardan hangisini tercih edeceğimizi bulmak. Bunun için detaylı matematik modeller ve teoriler geliştiren iktisatçılar, her alternatifin bir maliyeti olduğunu, hayali ideal modellerin dahi ancak belli bir ortalama için geçerli olabileceğini söyler. Aynı anda çözülmesi gereken yığınla problem, ulaşılması istenen onlarca hedef ve matematiksel modellere sığmayacak kadar çok ve çeşitli kısıt ve alternatif, çözümü ve karamsarlığı daha da arttırır. İşin içine bir de gerçekleri bulandıran ideolojilerin karışmasıyla tartışmaların önü alınmaz. Ekonomi biliminin, üretemediği uygulanabilir çözümlerle ürettiği uygulanamaz çözümsüzlükler arasında karamsar olmasının haklı gerekçeleri vardır.

Tabii olarak ekonomistler de karamsar yorumlar yapar çoğunlukla. Sivri dillidirler. Tahminleri tutar, tahminleri tutmayanları eleştirirler. Tahminleri tutmaz, ekonomi politikasını eleştirirler. Arada sırada "toplumsal sorumluluk" adına suni bir vicdan peyda ederler de, gazete köşelerinden iyimser beklentileri pekiştirme gibi yüce bir gaye adına "her şey iyiye gidiyor" diye manşet atsalar da, satır aralarına ileride her şey iyiye gitmediği zaman kendilerini savunacak küçük, diplomatik malzemeler serpiştirirler.

Devlet İstatistik Enstitüsü'nün 2003 yılının üçüncü çeyreğine ait büyüme verileri yayınlanınca iktisatçı köşe yazarlarından bir kısmı bir müddettir bastırdıkları bu irsi karamsarlığı vakit geçirmeden kustu. Ancak bu seferki karamsarlıkta sanki biraz da hınç kokusu vardı. Sanki bir türlü içlerine sindiremedikleri mevcut hükümetin, biz de dahil tüm kesimlerden gelen eleştirilere rağmen öyle yada böyle sürdürdüğü ekonomi politikaları sonucunda, Türkiye ekonomisinin önemli bir kısmından düzelme sinyalleri alınıyordu. Hakikaten de birçok eksiğine rağmen bugünden geriye veriler ışığında baktığımızda, gelinen noktanın hayli iyi olduğu görülecektir. Kanayan yaralar hala kanamaktadır. Acil çözüm bekleyen birçok konuya daha değinilmemiştir bile. Ama yine de, ekonominin gidişatı, genel kamuoyunda oldukça müspet olarak algılanmaya başlamıştı. O kadar ki, Recep Tayyip Erdoğan'ın yüzü suyu hürmetine IMF, belki de tarihinde ilk defa başarı hanesine bir artı düşebilmişti.

Milli gelir hesapları, işte tam da böyle bir ortamda, karamsarlıklarını bir müddettir kamçılayanlar için bulunmaz bir fırsat oldu. Geçtiğimiz hafta açıklanan büyüme verileri, reel sektördeki canlılığı sadece büyük şehirlerdeki ortalamanın üstü imalatçı şirketlerin üretim anketlerine verdikleri cevaplardan takip edebilen tüm herkesi ciddi anlamda şaşırttı çünkü. Gayri safi yurtiçi hasıla üçüncü çeyrekte ancak % 4,8 büyüyebilmişti. Gerçi ilk dokuz ayın toplamında GSYİH'nın büyümesi % 5,4'ü bulmaktaydı, ancak üçüncü çeyrek verileri, ikinci çeyrekteki düşük addedilen performansla birleşince, kafalarda bir anda % 5'lik yıl sonu hedefine yönelik soru işaretleri oluşmuştu. Bu bulunmaz tedirginlik ortamına balıklama atlayan kimi yazarlar, hükümetin reel sektöre yeteri kadar destek çıkmadığından dem vurdular. Kamu harcama ve yatırımlarının giderek azalan seyrini hedef tahtası seçtiler. Bir başka grup iktisatçı da, ortaya çıkan tabloyu, hükümetin genel olarak tutarlı politikalar izlemiyor olmasına bağladılar. Bunlar, hükümetin yavaş yavaş popülist uygulamalara çanak tuttuğunu iddia edip yetersiz büyümeyi, güven eksikliğine bağladılar. Birileri kamunun yeterince yatırım ve harcama yapmadığını iddia ederken, diğerleri aynı resme bakıp popülizm yapıldığını öne sürüyor.

Oysa verilere önyargısız ve karamsarlığa düşmeden bakınca, görünen manzara ne birinin, ne de öbürünün dediğiyle örtüşüyor. Öyle anlaşılıyor ki, ağırlıklı olarak ihracat, özel sektör makine teçhizat yatırımları ve kısmen de özel nihai tüketim (büyük ölçüde dayanıklı ve yarı dayanıklı malların tüketimi) talebi oluştururken, bundan büyük ölçüde imalat sanayi, ticaret sektörü ve ithalat yararlanıyor. Üretim ve ithalatın, eskisi kadar olmasa da, hala önemli bir kısmı da, stoklara kayıyor. Kamu kesimi, hem tüketim hem de yatırımda gerileyen çizgisini sürdürürken, inşaat ve mali sektörler 1999 – 2001 arası yaşananların şokunu üzerinden atmamakta direniyor. Tarım sektörü, büyük ölçüde bu sene mevsimsel şartlardan dolayı yerinde saymışa benziyor.

Piyasalarda düşen faizlere rağmen kredi hacminin çok hızlı artmıyor ve TL sıkışıklığının devam ediyor olması, içeride sıkı para politikalarının izlendiğini gösteriyor. Kamunun bütçe ve borç performansı mali disiplinde de bir gevşemenin henüz başlamadığına işaret ediyor. Böyle bir ortamda bazı sektörlerdeki yapısal sakatlıkları bir kenara koyarsak, büyüme ve iyileşme sürecinin tabii seyrine girerek aşırı ısınmadan normalleştiğini öne sürebiliriz. Ancak şu da bir gerçek ki, büyüme ve canlanma henüz hala belli sektörlere ve şehirlerle sınırlı kalmış durumda. Canlanmanın tüm kesimlere yayılması beklendiğinden daha fazla zaman alacak gibi.

Gidişatı hızlandırmak hükümetin elinde. Üstelik bunun için illa popülizm yapmasına gerek de yok.


17 Aralık 2003
Çarşamba
 
MELİKŞAH UTKU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED