AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Zihni altyapıyı değiştirmek

TSK İç Hizmet kanunu'nun 35'inci maddesi, Ordu'ya "cumhuriyeti koruma ve kollama görevi" veriyor. Bu maddenin zihni altyapısında, sivillerin "Cumhuriyet'in korunması ve kollanması"nda yeterli duyarlılığı göstermeyebileceği, TSK'nın Cumhuriyet savunmasında son supab olarak bulundurulması gerektiği inancı var.

MGK yapılanması da bu zihni altyapının ürünü.

MGK'nın "dış güvenlik"le ilgili danışma misyonunun her biçimde karşılanabileceğinden kuşku duymak mümkün değil. Çünkü o alanda sivil ve askeri irade, vatan savunması ekseninde kolayca buluşabilir.

Asıl sorun iç güvenlik değerlendirmesinde yaşanıyor ve o alanda askeri kesim sivillerin siyasi ilişkiler sebebiyle "halka taviz" sadedinde ülke güvenliğini riske atabileceğini düşünüyor.

Bunun da temelinde, sivil kadrolarla askeri kadroların "tehdit algılaması"nın farklılığı yatıyor. Mesela, toplum – din ilişkilerinin "cumhuriyet için tehdit" haline gelip gelmeyeceği veya hangi noktada tehdit haline geleceği gibi, yine diyelim toplumun bir kesiminin etnik bilinç sahibi olmasının tehdit niteliği taşıyıp taşımayacağı veya hangi noktada tehdide dönüşeceği noktalarında farklı bakışlar olabiliyor.

İşte burada askerin kuşkusu devreye giriyor. Ve ardından "sistem üzerinde bizim daimi gözetlememiz olmalı. Sivil alanı izlemeliyiz, denetlemeliyiz. Adeta bir gölge hükümet gibi yer almalıyız." düşünce çerçevesi oluşuyor.

Denebilir ki MGK bu düşünce çerçevesinin somutlaşmış halidir.

"Cumhuriyeti koruma ve kollama" ilkesinin, gerektiğinde askeri bir müdahalenin bile meşruiyyet gerekçesi halinde algılandığını biliyoruz.

MGK, en demokratik yorumunda (Galiba 28 Şubat sürecine meşruiyyet gerekçesi olarak Demirel tarafından istimal edildi) "Cumhuriyeti koruma ve kollama" işlevinin icra organı olarak algılandı.

MGK yapılanması, bir alternatif hükümet görüntüsü arzediyor. Genel Sekreter, alternatif başbakan hüviyetinde görünüyor. Askeri hüviyetli genel sekreter yönetiminde, sistemin beyninde bir askeri kontrol kurumu olarak faaliyet gösteriyor. 28 Şubat MGK'sında siyasi iktidarın en başındaki isimlerine varıncaya kadar nasıl silkelendiği hatırlarda.

Bunun bir vesayet yapılanması olduğu açık.

Ancak bazan şöyle deniyor: "Türkiye, askeri müdahalelerden MGK'lı zamanlara evrildi. Bu bir demokratikleşme adımıdır. Buna da şükretmek gerekiyor."

Böyle deyip bu yapılanmayı sürdürmek mi gerekiyor?

Yoksa bu yapıyı "demokratik kıstaslar" içinde değiştirmek mi?

AB ile ilişkiler çerçevesinde siyasi irade ve Meclis MGK'nın kişiliğinde temsil edilen bu vesayet yapılanmasını değiştirmek istiyor. Toplum da önemli bir çoğunluğu ile bu değişikliği destekliyor.

Askeri kesimin ise itirazları var.

İtirazların özü, gene temelde vesayet zeminine oturuyor.

Oysa, şu noktada belki en önemli özeleştiri askeri kesime düşüyor.

Yani o ünlü "Cumhuriyeti koruma ve kollama" misyonunun ya askeri müdahaleler, ya da MGK düzeniyle hayata geçirilmesi sistemin demokratik karakteri açısından kabul edilebilir ve sürdürülebilir bir şey midir?

İki, fiilen hiç devreye girmese bile, bu yapının bir Demokles kılıcı halinde toplum ve sistem üzerinde durması, asker – toplum ilişkileri açısından sağlıklı mıdır?

Ve üç... Bugüne kadarki uygulama, asker – toplum ilişkileri açısından sağlıklı, kabul edilebilir bir durumu mu ifeade etmektedir?

Birinci soru, artık bu vesayet yapılanmasının dünya şartları itibariyle sürdürülemez noktaya gelindiği şeklinde cevap buluyor.

Bunu, "dünya bizi ırgalamaz" diye cevaplasak bile, asıl sorun ikinci ve üçüncü soruların cevabında toplanıyor.

Asker – toplum ilişkileri.

Türkiye'de şöyle bir tezat var:

Kamuoyu yoklamalarında "en güvenilir kurum" olarak Türk Silahlı Kuvvetleri çıkıyor. Ama askeri müdahalelerin arkasından yapılan siyasi tercihlerde de halk, hep askeri iradenin zıddına oy kullanıyor.

Nasıl anlamalı bu tezadı?

"Halk ordusunu seviyor, ama onun tarafından güdülmeyi de istemiyor. Onun her an yukarda gözetleyici gibi durmasını, arasıra ülkeyi hizaya sokmasını, oyları tanzim etmeye kalkışmasını, hep 'ben buradayım ha' demesini de istemiyor."

Bu yorum doğru mu?

Bakınız 27 Mayıs'tan sonra devrilen DP'nin yerine AP geldi, 12 Mart'tan sonra gene AP geldi, 12 Eylül'den sonra Sunalp'a rağmen Özal geldi ve 28 Şubat'tan sonra, Ak Parti geldi. Gelenlerle, onlara takaddüm eden askeri irade veya MGK iradesi aynı değildi, paralel değildi, hatta daha çok rövanş nitelikliydi.

Daha açık söylemek gerekirse, halkın, askeri veya MGK ağırlıklı iradeye tepkisini yansıtıyordu.

Eğer bu değerlendirmede anlaşıyorsak, o zaman, bu durumun, toplumla asker ilişkisi açısından sağlıklı olmadığında da mutabık kalabiliriz.

Toplum – asker ilişkisi bu olmamalı.

Toplum askerini sadece sevmeli, ona güvenmeli, onun vatan savunması için olmazsa olmaz değerini hep kutsamalı.

Ama öteki boyut, yani "asker benim irademe müdahele eder, bunun için de Cumhuriyet'i koruma kollama gibi bir yasal gerekçe bulur" endişesini, korkusunu yaşamamalı.

Çünkü bu, askeri bir üstü irade haline getiriyor, bir. Ve Cumhuriyet'i sadece asker gücü ile korunan bir yapılanmaya dönüştürüyor, iki... Bu iki görüntüden hoşa gidecek olanı var mı?

Bu yapı sağlıklı değil. Türkiye'yi sürekli sancılandırıyor. Bu yapı değişmeli. Türkiye'yi daha sağlıklı bir ülke haline getirmek için değişecek. Bence askeri kesim, TSK'nın toplumla ilişkide daha sağlıklı bir konuma ulaşması için bu yapının değişmesini özellikle desteklemeli. Bana göre bunun için zihniyet çerçevesini bir kez daha gözden geçirmeye ihtiyaç var. Demokrasi öncelikle halka güveni öngörür.


20 Haziran 2003
Cuma
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED