AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Ortadoğu yeni bir tanzimin eşiğinde!

Ortadoğu'ya bölge dışından gelen güçler, tarihin her döneminde büyük yıkımlara ve yeni oluşumlara sebep olmuşlardır. Romalıları ve onların bu bölgede gerçekleştirdikleri yıkımları bir tarafa bırakalım Haçlıların, Moğolların, N. Bonaparte'in, sömürgeci devletlerin, Soğuk Savaş dönemindeki süper güçlerin eylemleri ve bölgede gerçekleştirdikleri bölge insanının hafızasındadır.

Ortadoğu'nun jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel yapısı ve özellikleri bölgeyi tarihin her döneminde hegemonik güçlerin ilgi odağında tutmuştur. Herhangi bir dönemde dünya sisteminde en üst sıralarda yer alan hegemonik güçler, bölge üzerinde hegemonya tesis etmişlerdir. Bir bakıma bu bölgeye egemen olan dünyaya da egemen olabilmektedir.

Bugün herkes bölgenin petrol rezervlerine ve bunun büyük güçlerin ekonomileri için taşıdığı öneme dikkat çekmektedir. Peki bu bölgenin jeopolitik konumu ve kültürel özellikleri hegemonik güçlerin eylemleri üzerinde etkili olmuyor mu? Sadece petrol ve doğalgaz değil bu bölge insanlığın şahit olduğu medeniyetlerin de merkezidir, üç büyük dinin doğduğu ve dünyaya yayıldığı bir yerdir. Filistin'de bir asırdan fazla bir zamandır devam eden mücadelenin petrolle bir ilgisi yok.

İkinci Moğol istilası...

Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerin ilk hedefleri petrol bölgeleri olabilir, ama zihni refleksin geri planında bölgenin kültürel özellikleri ve Batı dünyasının İslam medeniyet havzasına karşı olan tutumunun önemli bir yeri vardır.

Bugün Bağdat bir bakıma İkinci Moğol istilasına maruz bulunmaktadır. 1200'lü yıllarda gerçekleşen ilk Moğol istilasının Bağdat merkezli İslam medeniyetinin yıkılmasındaki rolü bilinmektedir. Bununla ilgili yazılanları bugün bir kez daha yeniden okumak ufuk açıcı olabilir.

N. Bonaparte'in 1798'de gerçekleştirdiği Mısır işgali, Ortadoğu'da geleneksel-klasik dönemin sonunu getirmiş ve yeni bir dönemin başlamasını sağlamıştır. Bu bölge için bir "Modern Dönem" söz konusu ise kesinlikle bu Mısır işgali ile başlatılmalıdır. Bu olaydan sonra Ortadoğu ülkelerinde her alanda yenilikler, inkılaplar ve yeniden örgütlenme çabaları gündeme geldi. Muzaffer düşmanın sistemine göre hayat yeniden örgütlenmeye çalışıldı.

Bu süreç sömürgeci Batı güçlerinin bölgeye yerleşmelerine ve bir asır sonra tamamen kontrolü altına almalarına kadar ilerledi. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı Devletini tasfiye ederken bölgenin de İngiltere ile Fransa arasında paylaşılmasına ve sömürge yönetimlerinin kurulmasına yol açtı. İkinci Dünya Savaşı sömürgeci güçleri tasfiye ederken yeni dönemin süper güçlerinin bölgeye farklı biçimlerde nüfuz etmelerine uygun bir ortam oluşturdu.

Yeni tanzimi kim yapacak?

Şimdi yeni bir dönemin arifesindeyiz. Soğuk Savaşın yapısı çökmüş Sovyetler Birliği hem bölgeden hem de dünyadan tasfiye olmuştur. Meydan tek kalan ABD'ye kalmıştır.

ABD ve müttefikleri bölgenin tek egemeni olmak için Irak kentleri ve masum halkı üzerinde ölüm kusmaktadırlar. Bunun basit bir Irak ve Saddam sorunu olmadığı açık.

Bölgedeki mevcut siyasi coğrafya, Batılı sömürge güçlerinin bir ürünü olduğunu unutmayalım. İngiltere ve Fransa'nın bölge üzerindeki emelleri ve eylemleri olmasa idi ne Irak, ne Suriye, ne Lübnan, ne Ürdün ne de diğer devletler olurdu. ABD ve Batının bugünkü tutumuna ve saldırılarına karşı çıkarken mevcut statükoyu savunma durumunda kalmak, kelimenin tam anlamıyla ciddi bir çelişkidir. Sorun öncelikle mevcut yapay statükodan kaynaklanmaktadır.

Türkiye'nin bu gelişmelerdeki politikasını ve tutumunu tartışırken, Amerika Birleşik Devletleri'nden alacağı altı milyar doların elden kaçması ve benzeri ekonomik kazanımlar açısından değil statükonun yeniden belirlenmesi sürecinde etkili olamamanın yaratacağı sıkıntılar açısından konuya yaklaşmalıyız. Mevcut yapı ne bölgenin fiziki şartlarına, ne burada yaşayan insanların kültürel ve sosyal özelliklerine, ne de tarih tecrübesine dayanmaktadır. Temel sorun öncelikle buradan kaynaklanmaktadır. Türkiye hep statükoya oynuyor ve 1920'lerin statükosunu muhafaza etmenin çabası içerisinde oluyor. Oysa ki mevcut statüko Türkiye'nin tarihsel misyonunu ve bölgedeki rolünü sınırlandırıyor. Türkiye hem zihnen, hem de siyaseten mevcut statükoyu sorgulamayı ve tarihsel ve sosyal şartlara uygun bir yapılanmanın yolunu aramalıdır. Unutulmasın ki statüko Türkiye'nin ne lehinedir, ne de Türkiye bunu korumanın şansına sahiptir.


27 Mart 2003
Perşembe
 
DAVUT DURSUN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED