|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu yazının yazıldığı saatlerde kritik MGK toplantısı henüz bitmemişti. Bu kurul sonrası Türkiye muhtemelen büyük bir gerilim dönemine tanık olmayacak. Nitekim piyasaların, basının, kamuoyunun gelişmelere bakışı son derece mesafeli. Destek ve meşruiyet açısından gerilim zemini yok. Bununla birlikte askeri cenahın bir gerilim süreci başlattığını ve siyasi duyarlılığını her fırsatta ortaya koyacağını, bu durumun bir yandan AB açısından büyük krizler kadar ciddi sonuçlara yol açabileceğini, diğer taraftan siyasi iktidarı iktidarsızlaştırabileceğini gözardı etmemek gerekir. Bu kez "asker-sivil gerilimi nereye gider, nerede durur" sorularını MGK toplantısının bitişine bırakalım ve bir kez daha işin özüne değinelim. Zira bu öz değişmedikçe Türkiye her an siyasi krizlere açık, istikrarsızlığa aday bir ülke olmaya devam edecektir. Fikir, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü bile savunma ve güvenlik anlayışının bir parçası olmayı sürdürecektir. Bunu sağlamak ve daimi kılmak için askeri güç karar mekanizmalarını etkilemekle kalmayacak, içine sızmaya devam edecektir. Artan oranda ve artan bir hızla siyasi konuları devletleştirecek, tartışılmaz meseleler haline getirecek ve siyasi partileri hareketsizliğe itecektir. Şu açık: Devletinin yapısını ve işleyişini sivilleştiremeyen, askeri otoriteyi sivil otoriteye tabi kılamayan, hukuk, siyaset ve toplum düzeninde özgürlük ve eşitlik ilkelerine tabi olamayan bir ülkenin demokratikleşmesi de mümkün olmaz. Örneğin bu ülkede düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü sınırlayan milli güvenlik, kamu güvenliği gibi kriterlerin elden geçirilmesi, yerel yönetimler reformunun yapılması, yargı bağımsızlığının sağlanması gibi adımlar yıllardır neden atılmaz? Sadece son üç dört yıl içinde bu tür konularda atılması planlanan adımlar "milli güvenlik gerekçesi"yle durdurulmuşsa ya da milli güvenlik gerekçesiyle tersi istikamette yeni düzenlemeler yapılmışsa; bunların büyük bir çoğunluğu MGK'nın tavsiyeleriyse; Silahlı Kuvvetler türlü demokratikleşme adımlarının tehlikeli adımlar olduğunu yüksek sesle söylemiş ve bunlar bloke edilmişse, "neden" sorusuna bir başka yanıt aramak anlamsızdır. Bu ülkenin sistemi elbet "açık diktatoryal bir sistem" değil. Ortada ne yapılması gerektiğini söyleyen cunta bildirileri ve emirnameler yok. Ama yine de bu ülkede, gerilim, süreç ve darbe zamanları dışında bile, "üstü kapalı bir otoriter rejim", devlet çarkında bildiri ve emirnameleri ikame edecek, yasal kılıfa uygun sofistike bir işleyiş vardır. Bu işleyişin iki kilit unsuru bulunur: İlki, yetkililer ile sorumluluların birbirinden ayrışması, "siyasi yetkiye sahip ancak bundan dolayı siyasi sorumluluk taşımayan" MGK gibi kurumların hegemonyasıdır. İkincisi, toplumu da kuşatan "siyasi bilginin devlet, daha doğrusu asker tekelinde bulunması" halidir. Başka bir ifadeyle verili bir bilgi tekeli üzerinden siyasetin ve siyasetçinin kuşatılması ve yönlendirilmesidir. Birinci kilit unsur bu ülkede kamuoyu tarafından bilinir ve fırsat geldikçe tartışılır. İkinci unsur ise hala üstü örtülü bir konu olmayı sürdürür. Peki ne ifade eder bu bilgi tekeli? Herşeyden önce toplumsal nitelikli bilgiyi tümüyle dışlayan istihbari nitelikli stratejik bilgiyi ifade eder. Örneğin bu bilgi gecekonduları sosyal, ekonomik, kültürel sorunlarıyla değil, etnik ve mezhebi ve örgütsel yapısıyla tanımlar; Güneydoğu'yu da öyle… Bilgi sadece devlet içinde ve devlet kurumları tarafından üretilir. Vahimi internetten ekonomik politikalara, sivil toplum örgütlerinden eğitime uzanan hatta bu bilgi son şeklini temelde Genelkurmay bünyesinde ve MGK'da alır. MGK'nın tüm devlet kurumlarından bilgi alması, bilgi ısmarlaması ve bu bilgileri derlemesi, bu açıdan en önemli işlevidir. Bu derleme, MGK Genel Sekreterliği ve MGK'nın etkili tüm birimleri ve sorumluları asker ve asker emeklilerinden oluşan alt komisyonları çerçevesinde "askerin siyasi ve ideolojik kontrolu" altında bulunur. En nihayet bu bilgi bakanlar ve başbakanlar da dahil olmak üzere her yeri kuşatan ve politikaları belirleyen bilgi olarak dolaşıma girer. Kısacası bu devlet çarkında "söz" gibi siyasete referans olan bilgi de sivil değildir, toplumsal değildir, hatta siyasi değildir. Asayiş niteliklidir. Bu bilgi üzerinden devlet sadece ülke dışını değil, ülke içini de, toplumu, siyasi sorunları da birer asayiş meselesi gibi potansiyel tehlike olarak tanımlar. Böyle bir düzenin özgürlük ruhuna temas etmesi, özgür bireyler üretmesi, gelişmesi ne kadar mümkün olabilir? Post-modern bir devirde yaşıyoruz, ama bu yüzden hala modernleşemedik... Değişimin nereden ve nasıl başlaması gerektiği ortada değil mi? Eğer değişim hamlesi harekete geçmezse, Türk siyasal sistemin onlarca yıl önce başlattığı "intihar süreci" biraz daha sona yaklaşacak...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |