|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gazetelerin 23 Nisan'daki resepsiyon boykotunu aktarma biçimlerine bakıldığında, 30 Nisan'a kadar geçecek haftanın, Zaman'dan Tamer Korkmaz'ın dediği gibi "gök gürültülü ve sağanak manşetli" geçmesi gayet normal olurdu... Fakat ne oldu bilinmez, mesela "yılbaşı resepsiyonu"ndaki yayınlarla kıyaslandığında, gazeteler bu süre boyunca beklenmedik ölçüde sakin sayfalarla yayımlandılar. İkisi hariç: Star ve Cumhuriyet...
Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal, 29 Nisan'daki "Askerin yanlışları ve askerle oynamak!" başlıklı yazısının dipnotunda şöyle yazdı: "Türkiye'yi Batı demokrasisi yolundan saptırmak ve Atatürkçülük maskesi altında Baasçı, Üçüncü Dünyacı sulara çekmek için bir ömür boyu askeri kışkırtanların sağda solda yine sahne aldıkları ve kendilerine yol arkadaşı buldukları dikkat çekiyor. Mazide olduğu gibi yine çok kurnaz, çok ince oynadıklarını sanıyorlar. Yazık!" Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan da 30 Nisan'da şöyle yazdı: "Başka ülkeleri bilmem, Türkiye'de iktidarların başarısızlığından medet ummaya 'siyaset' adı veriliyor, o başarısızlığın altını çizmek ve ülke içinde istikrarın içine okumak için fırsat kollmaya da 'muhalefet yapmak.' (...) Şu an, o siyaset esnafının arasında henüz 'Ya AKP başarılı olursa' paniği başlamış değil. Ama yine de, bazılarının 'Ne olur ne olmaz' diyerek AKP'yi sağından solundan sıkıştırmaya, onun hareket kabiliyetini kısıtlamaya çalıştığı da kesin."
MANŞETLER HAZIR AMA...
Hasan Cemal'in yazısı, 30 Nisan tarihli Milli Güvenlik Kurulu'nu (MGK) "ellerini ovuşturarak" bekleyen siyasetçilerin dayandığı "ideolojik"; Berkan'ın yazısı da aynı siyasetçilerin dayandığı "pragmatik" gerekçeleri pek güzel özetliyor... Fakat biliyorsunuz, biz "siyasetçiler"in alanıyla ilgilenmiyoruz, bizim alanımız medya... Bu durumda bize, iki yazarın tanımladığı "çizgi"nin medya cephesiyle ilgilenmek düşüyor... 22 Nisan'dan bu yana gazeteleri bu gözle izliyoruz, vardığımız sonuç şu: 30 Nisan MGK'sının, "Askerler resti çekti", hatta mümkünse "Askerlerden muhtıra gibi uyarı" vb. "ağır" manşetlere imkân sağlayacak şekilde sonuçlanmasını arzu eden ve bu yönde yayın yapan gazete sayısı sadece iki: Star ve Cumhuriyet...
Elbete çeşitli gazetelerde yorumlarını bu sonucun devşirilmesine yardımcı olacak şekilde yapan köşe yazarları var; yukarıdaki "iki gazete" sonucunu "gazete tavrı"nı ve "haber sayfalarının içeriği"ni göz önüne alarak çıkartıyoruz... Gene bize soracak olursanız, bu iki gazete arasında işi daha "pervasız" bir biçimde götürme açısından Star bir adım önde deriz... Bugün de zaten bu gazetemizin MGK öncesi günlerini kısaca bir özetleyelim istiyoruz...
'SİSLER BULVARI'
Son "süreç", biliyorsunuz, 22 Nisan'da Star'ın, "sadece Star'a konuşan" Genelkurmay Başkanı Özkök'ün "Ciddi rahatsızız, takip ediyoruz" sözlerini içeren manşetiyle başlamıştı. Böylece "Haber, sevildiği yere, iyi değerleneceğini bildiği yere gider" kuralı bir kez daha doğrulanmış oluyordu; kural, sonraki günlerde yeniden ve yeniden doğrulanacak, Star'a ulaşan "derin haberler", Cumhuriyet'i dahi kıskandıracak bir düzeye ulaşacaktı… 23 Nisan resepsiyonunda yaşanan boykotu "Müthiş duruş" manşetiyle gene "en iyi" değerlendiren gazete olan Star, Ankara'daki havayı da "Sisler bulvarı" tanımlamasıyla vermeyi uygun görüyordu. İlk olarak gazetenin genel yayın yönetmeninin kullandığı bu tanımlama çok sevilmiş olacak ki, gazetenin "büyük gün"de (30 Nisan) yayımlanan sayısının manşeti de aynı tanımlamayla bitiyordu: "Kritik MGK toplantısına saatler kala Ankara'nın derin kulislerinde seslendirilen bir cümleyi daha aktarayım size… 'Recep Tayyip Erdoğan ile Bülent Arınç ellerine birer bidon benzin almışlar, Ankara'nın sisli bulvarlarında dolaşıp duruyorlar…" "Sis", biliyorsunuz, insanda "sıkıntı" yaratır. Fakat galiba "bulvar"la birleşince tam tersine "sevinç" yaratıyor… Doğrusunu isterseniz, Star ve Cumhuriyet'in MGK toplantısını "tarifsiz bir heyecan ve sevinç" içinde bekledikleri o kadar bariz ki, bunu gizleme gereğini bile duymuyorlar…
SADECE İKİ: HİÇ FENA DEĞİL
Dünkü Yeni Şafak'ta Mehmet. E. Yavuz da Star'a ayırmıştı sayfasını… Yavuz, Genç Parti'nin televizyon ekranlarını, gazete sayfalarını süsleyen manifestosuyla bu gazetenin yayınlarını karşılaştırmış ve ortaya çok hoş bir manzara çıkmış: "Cem Uzan, 'Bütün vatandaşlarını din, dil, mezhep, cinsiyet, ırk, medeni hal, siyasi tercih, gelir ve yerleşim özelliklerine bakmaksızın eşit kabul eden bir Türkiye' istiyor. İyi de, bu manifestoyu, Ekrem Dumanlı kardeşimin de altını çizdiği gibi, önce Cem Uzan'ın yayın ekibi okumalı ve altına imza atmalı. Hem, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunacaksınız, hem de 28 Şubat'çılık yaparak oy toplayacaksınız…" Şöyle bitirelim: "Olay"ı yukarıdan beri aktardığımız ruh haliyle izleyen ve "büyük gün"ü el ovuşturarak bekleyen gazete sayısının sadece iki olması bizce hiç fena bir sonuç değil. Mesela, yılbaşından sonra yaşanan, "YAŞ kararlarına konulan şerh'in damgasını vurduğu resepsiyon krizi"yle kıyaslarsanız, büyük basının tutumunu "sakin" diye nitelemek dahi mümkün… (A.G.)
Yüzbaşıdan tehdit, albaydan zılgıt... Hürriyet bu işlere bayılıyor! Hürriyet'in, Musul'da yaşanan olayı verişini ilginç kılan asıl husus, Amerikalı yüzbaşının tehdit içeren sözlerinin aynı haber metninde tam üç kez tekrarlanması!
Hürriyet (28 Nisan), Musul'da Kürt peşmergelerle ve ABD askerlerinin "çatışmanın eşiğinden" nasıl döndüğünü "Balayı bitti" manşeti altında aktarıyor. Kurdukları üç yol barikatını Amerikalı askerlere devretmekte nazlanan peşmergelere bir Amerikalı yüzbaşı şöyle seslenmiş: "Eğer adamlarını çekmezsen rüyanda bile görmeye cesaret eremeyeceğin ateş gücüyle gelirim." Sonuç beklenildiği gibi; peşmergeler 20 kadar silahı bırakıp bölgeyi terketmişler.... Hürriyet'in haberini ilginç kılan husus Musul'da yaşanan bu olayı Amerikalı yüzbaşının tehdit içeren sözlerini öne çıkararak aktarmasından kaynaklanmıyor. Bu haberde ilginç olan husus, Amerikalı yüzbaşının tehdit içeren bu sözlerini aynı haber metninde tam üç kez tekrarlaması! Bu manzara bize ilginç geldi. Hürriyet yarım sayfaya yayılsa da tamamı yarım sayfayı ancak bulan bu haber metninde Amerikalı yüzbaşının peşmergeleri tehdidini kelimesi kelimesine üç kez niçin tekrarlıyor? Besbelli ki bu tehdidin özellikle "...rüyanda bile görmeye cesaret edemeyeceğin ateş gücüyle gelirim" faslı gazetenin yazıişlerinde büyük bir heyecan yaratmış, ruhları ateşlemiş, kanları kaynatmış! Peki ama kendi halinde bir Türk gazetesi Amerikalı bir yüzbaşının ağzından dökülen bu tehdit karşısında niçin bu kadar heyecanlanıyor? Yüzbaşının peşmergeler karşısında "efelenmesi"nden niçin bu derece etkileniyor? "Yüzbaşı" haberinin üzerinden iki gün geçmemişti ki Hürriyet'te bu kez de bir "Albay" haberiyle karşılaştık... "Albay"lı haber de sanki şıp demiş "Yüzbaşı"lı haberin burnundan düşmüştü.. Bu kez , "Albayın ültimatomu" manşeti altında Amerikalı bir albayın yine Musul'da ve yine peşmergelere şöyle hikap ettiğini öğreniyorduk: "Pazartesi günü sabah saat 10'dan sonra bir Peşmerge'yi Musul sokaklarında devriye gezerken, silah taşırken görmeyeceğim. Silahla görülen olursa, silah zoruyla engellenecektir." İşin asıl ilginç yanı, "Albaylı" haberde yer alan albayın bu zılgıtının da, aynen "Yüzbaşılı" haberde yer alan yüzbaşının tehdidi gibi tam üç kez tekrarlanmasıydı! Derdimizi tam olarak anlatabildik mi bilmiyoruz.... Bize göre bu hikayenin açıklaması, önceden de birkaç kez altını çizdiğimiz gibi, gazetelerimizi karakterize eden ruh halinin Hürriyet örneğinde olduğu gibi fazla "yeniyetme" nitelikte olmasından kaynaklanıyor... Onlar bu tarz, yani "tehdit içeren", "efelenen", "Hadi sıkıysa, çekilme!" türünde meydan okumalardan "yeniyetme" ruh hallerinin icabı çok hoşlanıyor ve böyle bir ifadeyle karşılaşınca da en az üç kez tekrar etmekten kendilerini alamıyorlar... Görüyorsunuz; problem siyasi, ideolojik vs değil... "Tedavi" gerektiren bu problem aslında tamamen psikolojik düzlemde. Hastamız "büyümeli", bir an önce "yetişkin hale" gelerek ona uygun bir dil edinmeli ki, bu münasebetsiz tekrarlardan kurtulabilsin... (K.B.)
Hıncal Uluç'tan önemli çağrı...
Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç, "Yanlış yapıyoruz!.. Oyuna geliyoruz.." başlıklı yazısında (29 Nisan), Sabah ve Doğan grupları arasında başgösteren son "savaş"a (tabir Uluç'un) ilişkin önemli tespitlerde bulundu, kendi grubunun yöneticilerine çağrı yaptı... Uluç'un, aşağıda bir bölümünü özetini sunduğumuz yazısı bizce iki açıdan önemli... Birincisi, yazar çağrıyı doğrudan gazetecilere yapıyor ve açıkça söylemese de "patronların çıkar savaşı bizi ilgilendirmemeli" demeye getiriyor. İkinci önemli nokta çağrının sadece kendi grubundaki meslektaşlarına yapılması... Uluç böylece "Tamam, onlar yapmasın biz de yapmayalım"cı, hiçbir sonuca varmaya niyetli olmayan "ipe un serme"ci bildik tutumu reddediyor, samimi, ilkesel bir çağrıda bulunmuş oluyor... Hıncal Uluç'un yazısının bazı bölümleri şöyle:
"Başkalarının yanlış yapması, bizim de yanlış yapmamızı gerektirmez. Gazetemizde Aydın Doğan ve işleri hakkındaki yazı ve haberler beni fena halde üzüyor.. O sayfaları hızla atlamaya çalışıyorum.. Ve inanıyorum ki, pek çok Sabah okuru da ayni şeyi yapıyordur.. Gazetemizde böyle haber ve yorumlara yer olmamalı.. Şimdi, sevgili patronlar ve gazetenin yöneticileri 'Sen onların gazetelerini görmez misin' diyecekler.. Görüyorum.. Onlar da midemi bulandırıyor. Ama onlar, onlar.. Bana ne?.. Ben kendi gazeteme bakarım.. (…) "Bakın, Aydın Doğan'ın tek hedefi söylendiği gibi Sabah'ı yok etmek olabilir. Kapitalizmin kuralı bu.. Rakipleri ezecek yok edeceksin. O patron. Oyunu kuralları ile oynamak isterse oynar.. Ama ötekiler.. Onlar meslekdaşlarım.. Bu mesleğin temel taşları.. Ortamda çeşitlilik ve zenginlik, kendi özgürlüklerinin garantisi.. Emir kulu olmak isterlerse gidecekleri yer olmalı.. Onlar nasıl çırpınırlar Sabah'ı ve atv'yi yok etmek için.. Onları da vicdanları ile başbaşa bırakmak gerek.. Sabah, kendi yolunda yürümeli.. Aldırmadan ve de saldırmadan.. Sal- dır- ma- dan!.." (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |