AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Türkiye ve paradigma krizi

Mısırlı ünlü gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel kaleme aldığı bir yazıda Arap-Amerikan ilişkilerini irdelerken önemli bir tespit yapıyor. Nasır'ın yıllarca danışmanlığının yanısıra bir ara Dışişleri Bakanlığı da yapan Heykel diyor ki: "Araplar'ın, Amerika ile gerçek bir dostluğa dayalı ilişki geliştirebilmelerinin imkansız olduğu gerçeğini idrak etmelerinin zamanı gelmiştir." Çünkü diyor, deneyimli gazeteci-siyaset adamı, Araplar bu fırsatı 1948 Arap-İsrail çatışması sırasında kaybettiler… Nasır'ın ve döneminin tüm sırlarına vakıf Heykel'in söyledikleri ister istemez Türkiye'nin Amerika ile kurduğu 'gerçek dostluğun geleceği' üzerine düşünmeye itiyor. Hatta bu gerçek dostluk söyleminin ne kadar gerçekçi olup olmadığı konusunda yeniden düşünmezi gerektiriyor.

Daha önce de birkaç kez burada gündeme getirdiğim; Türkiye'nin uluslararası sahnede varoluş şartları ile kurduğu ittifakları, gerçek dostlukları arasındaki çelişkinin boyutu, Heykel'in söyledikleriyle uyarıcı bir benzeşme teşkil ediyor. Araplar'ın Amerika ile gerçek dostluk kurmalarını engelleyen ( Heykel'e göre kaçan fırsat) temel çelişki, sonuçta, kendi topraklarını işgale karşı korumak istemeleridir.

Türkiye'nin uluslararası arenada varoluş şartları ile kurduğu ittifakları bir arada düşündüğümüzde bunun hâlâ gerçek dostluk iddiasını koruyup korumadığını gözden geçirmeye iten göstergeler hayli fazla. Özellikle 11 Eylül'le simgeleşen Amerika'nın yeni küresel hegomonik stratejisinin Irak işgaliyle geldiği nokta, jeostratejik açıdan tam bir paradigma iflasına işaret eder. Bu geri dönüşü olmayan stratejik kırılma, Türkiye'yi, iç dengelerini doğrudan etkileyen küresel bağlantılarını gözden geçirmeye zorluyor.

Paradigma içi kriz

11 Eylül'ü küresel güç dengelerinin yeniden şekillenişi için sembolik bir tarih olarak alırsak yeni bir döneme girdiğimiz doğru. Ancak bunun 11 Eylül'ün bir sonucu olduğunu söylemek; tarih boyunca büyük güçler arası dengelerin nasıl oluştuğu, küresel paylaşımın hangi süreçlerde ve nasıl gerçekleştiği hakkında fikri olmayanların ileri sürebileceği bir tez olabilir. Aksi, 11 Eylül'le birlikte, bir anda gölgelerin gücü adına küresel terör mücadelesine inanmamızı isteyen merkezlerin sözcüsü durumuna düşmek olur.

İslam dünyasını hedef alan bu yeni süreçte, Müslümanlar'ın yükselmeye başlayan diriliş potansiyeli; medeniyet krizine giren bir siyasi yapılanmanın, içine düştüğü askeri olmasa bile ekonomik krizin aynı zamana denk gelmesi ile karşı karşıyayız. Amerika'nın küresel rakipleri kısa vadede AB, Rusya Çin gibi bölgesel güçler olsa da uzun vadede yaşanan 'paradigma içi kriz' nedeniyle gerçek rakibinin İslam dünyası olduğu açıktır. Ekonomik, askeri ve siyasi güç olarak kısa vadede karşısına çıkacak ülkeler de sonuçta aynı medeniyetin unsurları olarak kaçınılmaz krizi paylaşacaklardır veya güç merkezleri el değiştirecektir. Sovyetler'in çöküşü paradigma içi bir çöküştü ve bu anlamda aynı değerleri paylaşan Batı kapitalizminin de iflası anlamına gelir.

Türkiye bu anlamda paradigma içi bir unsur olmaması nedeniyle tam anlamıyla krizin sonuçlarını hissetmeyebilir. Ancak, kriz halindeki küresel güçle girdiği ilişki biçimi ve ileriye dönük geliştireceği stratejiler bu ilişkiden doğrudan etkilenecektir.

Varlık şartının iptali

Amerika'nın Ortadoğu'ya yerleşmesini, Irak'ı işgal ettikten sonra tehdit alanını genişletmeye başlamasını bu açıdan göremeyenler; Türkiye'nin işgal ortaklığı yapmamasını kaçırılmış fırsat olarak değerlendirebiliyorlar. Bu günlerde bölgede dengelerin artık eskisi gibi olmayacağını söyleyenler haklı bir tespitten yola çıkıyor, ancak yanlış bir sonuca varıyorlar. Amerika'nın bölgedeki varlığı dengeleri değiştirdiği doğru ama bu değişimin sonuçlarının işgale ortak olmamaktan dolayı Türkiye'nin aleyhine döndüğü de tam bir yanlış okumadır. Tıpkı yeni küresel hegemonyanın 11 Eylül'le birlikte başladığını düşünmek gibi.

Türkiye orta ve uzun vadede zaten bu tehditin asıl hedefi durumundadır. Bölgedeki en Amerikan işbirlikçisi rejimler bile doğrudan bu işgalin hedefleri arasındadır.

Nasıl ki, İsrail işgaline karşı çıkmak, bu konuda Amerika'ya yardımcı olmamak Araplar'ın Amerika ile gerçek dost olmasını engelleyen bir gösterge ise, Türkiye'nin varoluşunu tehdit edecek bir sürece katılmamış olması da gerçek dostlukların imkansızlıklarına işaret etmektedir. Burada Amerika'yı kızdırmak gibi psikolojik çözümlemelere sığınmaktan ziyade, stratejik varlık alanını tehdit eder duruma gelmiş stratejik ittifaklar yeniden gözden geçirilmelidir.

ABD'nin askeri güçle oluşturmak istediği hegemonya Türkiye'nin de içinde bulunduğu, hedef alındığı yeni bir İslam/dünyası projesini içermektedir. Bu durumda Türkiye'nin Amerika'yla her ne pahasına olursa olsun dost kalmasını, Irak işgaline ortak olmasını isteyenler, bu ülkenin varlık şartlarının gönüllü olarak iptal edilmesini öneriyorlar demektir.

Bu gerçek dostluklar adına, ekonomik ve sosyal krizleri eksik olmayan, iç dengeleri sürekli sarsılan bir ülkeye razı olmak demektir. Postmodern darbelerin ve toplum mühendisliklerinin küresel hegemonyanın aldığı yeni biçimden bağımsız olduğunu düşünen var mı hâlâ?

Sorum şu: Batı dünyasının bir parçası olduğu için Türkiye'nin bölgedeki 'gerici ülkeler'le aynı kaba konamayacağına inanan/inanmak isteyenler ülkenin (iç ve dış) varlık şartlarından vazgeçmesini mi telkin ediyorlar?


1 Mayıs 2003
Perşembe
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED