AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Kırılsın bu kısır döngü

"Şeytan azapta gerek" sözünü sanki kendimiz için söylemişiz. Başımıza boşu boşuna dertler açıp onu çözüme kavuşturmak için resmen azap çekiyoruz. Savaşa bulaşmamışız, ekonomi kalkışa geçmek için krizlere birkaç gün ara verilmesini bekliyor, değil mi? Durduk yerde bir 23 Nisan krizi, ardından bir kadrolaşma krizi, bunların üstüne de bir MGK krizi çıkartabiliyoruz. Kendi kendisinin şeytanı olan bizden başka bir millet zor bulunur...

Aslında, belki de farkına varmadan, hükümetlere sorumluluktan sıyırtabilme mâzeretini veriyoruz.

Bizde hükümetler iktidara geliyor, ama sistem onlara muktedir olma fırsatı tanımıyor. Mesut Yılmaz sözgelimi, gelmiş geçmiş başbakanlar arasında 'lâiklik' konusunda üzerine toz kondurulmayacaklar arasında sayılmaz mı? Ya da Tansu Çiller? Ancak, Mesut Yılmaz'ın başbakanlığı döneminde de az 'apolet' krizleri yaşamadık... Tansu Çiller'in saygın hocaefendilerle görüşmeye kalkması üzerinin çizilmesi için yetti...

Her ikisinin de Türkiye'de iyi birer başbakan olamadıklarını biliyoruz; ancak, Yılmaz ve Çiller'in, kuvvetler ayrılığı ilkesinin titizlikle uygulandığı, asker-sivil ilişkisinin kabul edilebilir sınırlar içinde yürüdüğü demokrat bir ülkede başbakan olsalardı nasıl bir performans göstereceklerini hiç kimse söyleyemez. Söyleyemez; çünkü onların zamanlarında da, Türkiye, tıpkı bugün olduğu gibi, dışarıdan gazel okunabilen bir ülkeydi. Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller'in 'lâiklik' konusunda kaygı duymayı gerektirecek bir kusurları olmadığı halde...

Bunu özellikle vurgulamamız, şu anda içinden geçilen krizin, yansıtılmaya çalışıldığı üzere, 'sistemin hassasiyetleri' ile bir ilgisi olmadığını belirtmek için... Türkiye'de 'lâiklik hassasiyeti', Refahyol'da karşımıza çıktığı, şimdi de Ak Parti hükümetine yaşatılmak istendiği gibi, hep aynı sonucu almak amacıyla başvurulan bir bahane. O bahane ilgisiz kişiler ve hükümetler üzerinde kullanılabiliyor, işe yaramaz hale geldiğinde başka bahanelerle yer değiştirebiliyor... Önemli olan hangi bahane veya gerekçenin kullanıldığı değil çünkü; önemli olan istenilen sonucu alabilmek...

Oysa, insanlar, kendilerini yönetmeleri için iktidara getirdikleri partilerin birikmiş sorunları çözmesini bekler. Başka ülkelerde, seçmen, iktidarın mâzeret üretmesine fırsat tanımaz; sorun çözemeyen, durumunu düzeltemeyen partileri alaşağı etmeyi bilir. Bizde ise, iktidara gelen partiler, hangi eğilimden olursa olsunlar, bahanelerini de yanlarında taşıyorlar. Gerçek iktidarı keşfetmeleri fazla bir zaman almıyor hükümetlerin; çıkan ilk krizden itibaren de, "Bize iş yaptırılmıyor ki..." bahanesine sahip hale geliyorlar...

Türkiye, 15 yıl önce aynı hizada bulunduğu ülkelerin gerisinde kaldıysa bugün, bunun en önemli sebebi, hükümetlerin bütün maharetlerini gösterme fırsatından mahrum bırakılmalarıdır. Siyasî ve ekonomik krizleri, hatta terörü bile, kaybettiğimiz yılların kuyruğuna demokrasimizin kusurlu olması soktu. Dünkü Milli Güvenlik Kurulu'nda, asker ve sivil üyeler, Çankaya Köşkü'ne taşıdıkları konuların, aslında ülkenin gerçek gündemi olmadığını mutlaka biliyorlar.

Ne kadar ciddi bir zaman israfı!

Peki, Türkiye'nin, Türk ekonomisinin, siyasî hayatının, sosyal dengelerinin, dış politikasının zaman israfına tahammülü var mı? Avrupa Birliği süreci elimizi çabuk tutmaya zorluyor bizi; ekonomi hâlâ kırılgan ve en ufak bir kriz yüzünden dengeler altüst olabiliyor... Geçmiş dönemde yarı yarıya fukaralaşmış bir ülkenin vatandaşları siyasetten sürekli bir iş ve daha fazla aş bekliyorlar... Oysa, sistem, siyasilerin elini kolunu bağlamayı ve ona hak etmediği mâzereti sağlamayı yeğliyor...

Yeter artık. Kırılsın bu kısır döngü.


1 Mayıs 2003
Perşembe
 
FEHMİ KORU


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED