|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İlk haberlerin yayımlanmasından bir gün sonra, başvurulan kaynakla birlikte haberler de değişiverdi… Hürriyet, "Olayın geçtiği meydanda Kalaşnikof silahlar dışında, askeri birliklerce kullanılmayan 7.65 milimetre çapında bir tabanca mermisine ait boş kovan ve boş av tüfeği bulunması, halktan da askerlere ateş edildiğini ortaya çıkardı" diye yazdı. Hürriyet, ilk gün ateş emri veren Jandarma Bölük Komutanı Ali Çalışkan'ın sözlerini de "Köylüler ateş açtı" (Hürriyet'in haberinde tırnak içinde değil) başlığıyla duyurdu. Çalışkan, şöyle demişti Doğan Haber Ajansı muhabirine: "Belde halkının toplandığı Cumhuriyet Meydanı'nda, herkesin duyması için masa üzerine çıkarak görev yaptığımızı söyledim ve yardımcı olunmasını istedim. Üzerime sandalye attılar, başımdan yaralandım. Saldırıyı durdurmak içen elimdeki silahla havaya ateş açtım. Kalabalık askerlere de saldırınca ben de uyarı ateşi açılması için emir verdim. Saldırı devam ederken geri çekilmeye başladık. Üzerimize her taraftan taş, sopa, sandalye ve boş sebze kasaları yağıyordu. Araçlarımız hasara uğradı. Olayın daha da büyümemesi için hızla köyü terk ettik."
SABAH VE MİLLİYET
Sabah ve Milliyet de tıpkı Hürriyet gibi ikinci gün "kaynak"larını değiştirdiler ve yukarıda aktardığımız yeni bilgilere ulaştılar… Önce Sabah'ın (13 Ağustos) haberinden aktaralım: "Askeri yetkililer, Akkise'de vatandaşların, genel asayiş uygulamasına karşı çıktıklarını, tartışmanın da bu yüzden büyüdüğünü söylediler. Tartışma sonucunda yaşanan kargaşada, kahvehanedekilerin ve çevredeki kişilerin güvenlik görevlilerinin üzerine yürüdükleri ve tartaklamaya başladıklarını anlatan yetkililer, askerlerin, taş ve sopayla yapılan bu saldırı sırasında yaralandıklarını bildirdiler." Milliyet, bir gün sonra "Askere ateş açıldı' iddiası gündemde" başlığıyla verdi haberi: "Olayın geçtiği meydanda 7.65 milimetre çapında bir tabanca mermisine ait boş kovan ve bir de boş av tüfeği fişeği bulunması, halktan da askerlere ateş edildiğini gündeme getirdi." Milliyet de Jandarma Komutanı'nın sözlerini aktararak, bir gün önceki "Paniğe kapılarak kaçışan halk ve rastgele ateş açan jandarma" görüntüsünü yerine yeni bir resim öneriyordu: "Paniğe kapılarak kaçışan jandarmalar ve taş ve sopalarla onlara saldıran halk." Hürriyet ve Milliyet, haberlerinde, Belediye Başkanı'nın "acımızı yüreğimize gömdük" açıklamasına yer veriyordu. Oysa Zaman gazetesinden (sadece ondan) Belediye Başkanı ve beldedeki muhtarların "zehir zemberek" bir basın açıklaması yaptığını öğreniyorduk. Belediye Başkanı Abdullah Kayaalp ile dört mahallenin muhtarlarının yaptığı yazılı açıklamada şöyle deniyordu:
"Köylü, Çarşı Meydanı'nda yaylım ateşine tutuldu. Ateş açılması üzerine mahalle arasına kaçan vatandaşlarımızın üzerine binlerce kurşun sıkıldı. Meydanda kalanların üzerine kurşun sıktılar ve dipçikle yakaladıklarının kafalarına vurdular. Işık gördükleri evlere ateş ettiler. (…) Askere gidecek genci öldürmek, askere gidecek 120 gencin üzerine silah sıkmak hangi ulusseverliğin ürünüdür?"
GAZETECİLERİN SORMADIĞI SORULAR
Bu ani dönüşü "gazetecilik rezaleti" diye niteledik yukarıda. Evet, rezaletti, çünkü durum aynen şöyleydi: Türkiye'nin üç büyük gazetesi, çok önemli, çok kritik bir gelişmenin üzerinde en az 24 saat çalıştıktan sonra olayı haberleştiriyorlar. (Hatırlatmakta fayda var: Gazeteciler, 10 Ağustos gecesi, olaydan bir saat sonra oradaydılar. Geç olduğu için haberler 11 Ağustos sayılarında değil, 12 Ağustos sayılarında yayımlandı.) Devam edelim… 12 Ağustos pazar günü verdikleri haberlerden, jandarma kurşunlarına hedef olan köylülerden birinin öldüğünü, beşinin de yaralandığını öğreniyoruz… O kadar… Ortada ne "köylülerin ateş açtığı" var, ne "yaralı askerler" ve ne de "hasarlı araçlar…" Bu nasıl gazetecilik ki, gözönünde meydana gelen bir olayda yaralanan (üstelik ikisi ağır şekilde) 20'den fazla asker saptanamıyor? Ve bu nasıl gazetecilik ki, ertesi gün, "askeri yetkililer"in bu yeni bilgileri içeren açıklamalarını, derhal akla getirdiği soruları sormadan olduğu gibi yayımlıyor… Onların sormadığı soruları, gazetelerin iki günlük performanslarını izleyip çok şaşırmış olan belediye başkanı ve yörenin dört muhtarı ortak açıklamalarında sordular: "Şimdi soralım, 10 Ağustos Cuma akşamı ve 11 Ağustos Cumartesi günü bütün hastane kayıtlarına bakalım. Bir er, erbaş veya astsubay yaralı olarak veya bir çizik için hastaneye gelmişler midir? Raporda askeri araçların tahrip edildiği, camlarının kırıldığı iddia edilmektedir. Olaydan bir saat sonra basın oradaydı. Olay sabahı savcılık incelemesinde olay mahallinde askeri araçlara ait ne bir cam kırığı, ne de tahrip edilmiş bir parça bulunmamıştır. İki gün sonra yaralılardan söz ediliyor. Bunlar tamamen gerçek dışıdır." 'JANDARMA HAKLI' Büyük basının Akkise olaylarıyla ilgili son haberi 14 Ağustos'ta geldi… O gün gazeteler, İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin halkı suçlayan raporunu gene hiçbir sorgulama girişiminde bulunmaksızın haberleştirdiler: Hürriyet: "İçişleri, Akkise'de jandarmayı haklı buldu… Konya'nın Akkise Beldesi'nde geçen cuma gecesi 1 kişinin ölmesi, 3 sivil ve 25 jandarmanın da yaralanmasıyla sonuçlanan olayda jandarmanın haklı olduğu, çatışmanın bazı sivillerin görev yapmakta olan jandarma birliğine mukavemeti ile başladığı açıklandı…" Sabah: "Akkise raporu: Jandarmaya karşı mukavemet edildi… (…) Müfettişler hazırladıkları ilk değerlendirme notunda, 'Olay mahallinde yapılan ilk incelemede, olayın vahametinin jandarmanın saldırıya uğrayan personelini kurtarmak için silah kullanmak zorunda kalmasından kaynaklandığının anlaşıldığını bildirdiler…" Dediğimiz gibi: Bu, son haberdi. Olaylardan bir yıl sonra, 2002 yazında dava başladı ve geçtiğimiz günlerde de sona erdi. Büyük basın, "İçişleri, Akkise'de jandarmayı haklı buldu"dan sonra bu meseleyle bir daha hiç ilgilenmedi. Şimdi söyleyin: Davanın "düşmesinde" basının bu tavrının büyük rolü oldu derken haksız mıyız? Bunu bir "gazetecilik rezaleti" diye nitelerken haksız mıyız? (A.G.)
'Çok önemli toplantılara katılmak...' Akşam'dan Zeynep Atikkan'ın "Çok önemli toplantılara katılmak" başlıklı yazısından (20 Mayıs): "Adı, ister Bilderberg olsun, ister Davos vs... Bu toplantılara katılarak bazı kanaat önderlerinin düşüncelerini öğrenmek tabii ki ilginçtir. Bu toplantılarda konuşulanlardan çıkan (her zaman da çıkmaz) trendleri yakalamak ve bu trendleri oluşturanlarla görüş alışverişinde bulunmak tabii ki önemlidir! Ama bu kadar. Olayın daha fazla büyütülecek bir yönü yok. Olamaz da. Dünya o kadar kaotik, o kadar idare edilemez halde ki! Bilmem ne toplantısına katılarak insanın dünyayı avcunun içinde hissetmesi mümkün değil. Ama üçüncü dünyalılar için Bilderberg'ler, Davos'lar hem 'çok önemli', 'çok aydınlatıcı', 'çok müthiş', 'çok çarpıcı' ve hep 'çok, çok, çok bir şey'. Bu 'çok' ve 'ben' vurgusu tam bir üçüncü dünyalılıktır. Özgüven eksikliğinin dışa vurumudur. Bildergberg'e ve Davos'a gitmenin haber olmadığı ülkeler, Bilderberg'lerin şeklini, şemalini ve tonunu belirliyorlar. Diğerleri ise 'toplantıya katıldık'ın havasını atıp incir çekirdeğini doldurmayan gündemlerine manşet üretiyorlar. Ciddiyetin iptal olduğu yerde abesle iştigal etmek doğal olabilir. Ama Türkiye'nin bugün böyle bir lüksü yok. Dezenformasyonun çok çeşitli biçimleri vardır. 'Toplantıya katıldık' gürültüsü de sorunlarını çözememiş ülkelerin toplumu avutma yöntemidir..."
"BÖLÜK DUR!"
Milliyet'ten Melih Aşık, emekli orgeneral ve Akşam yazarı Kemal Yavuz'un "askeri müdahale" konusunu ele aldığı yazısının önemli bir bölümünü "Açık Pencere" adlı köşesine misafir etmiş. İşte Yavuz'un yazısından bazı bölümler: "İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi, TSK'nin, sadece dıştan gelen tehdit ve saldırılara karşı değil, aynı zamanda ve kimi zaman bundan da önemli olabilecek iç tehdit ve saldırılara karşı da Türkiye Cumhuriyeti'ni, Cumhuriyetin vazgeçilmez ilkelerini, özellikle Atatürk ilke ve inkılaplarını koruma ve kollama görevi ile görevli olduğunu açık ve net olarak belirtmiştir. (...) Hükümet, kendi idelojisi doğrultusunda, bildiklerini yürütmektedir. Toplumdan ve TSK'den bir tepki ile karşılaştığında, geçici olarak duraklamakta ya da bir adım ileri atmakta veya atar görünmektedir. (...) TC Devleti düzeni içinde, TSK'nin yerini ve önemini küçültücü manevralar çevirmeye çalışmaktadır. Görülen o ki, halkımız onlara 'Bölük Dur!' deyinceye kadar da bu sakat yolda ilerlemeye devam edecekler." Yavuz'un düşünceleri böyle, ortada yadırganacak bir durum yok... Akşam yazarının adı Kemal Yavuz'dur ve bu cümleler hiç kimse için sürpriz değildir.... Peki ya Melih Aşık, basınımızın bu "muhalif" kalemi bu cümleler üzerine ne düşünüyor? Şöyle: "Ne diyelim? Siyasi iktidarın laik cumhuriyetin altını oyma ve devleti ideolojik işgale uğratma teşebbüslerinden vazgeçmesini... Asker cephesinin demokrasiyi zedelememek için daha fazla sabır ve sükûnet göstermesini dileyelim. Elden başka ne gelir?"(!) Söylediğimiz gibi; Akşam yazarı Kemal Yavuz'un yazdıkları şaşırtıcı değil, emekli orgeneraldir, tabiidir... Peki ya Melih Aşık? Bir gazetecinin, hem de "muhalefete oynayan" bu gazetecinin "elinden gelen" bundan mı ibaret? Elinden, "asker cephesi"nin "sabır ve sükûnet" göstermesini "dilemek"ten başka bir şey gelmiyor mu? Bir gazeteci "askeri müdahale" söz konusu olduğunda penceresini aynı zamanda kendi varlık nedeni de olan demokrasinin ilkelerine bu derece sıkı sıkıya kapatabilir mi? (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |