|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Etik" hiç bir yanıyla bize ait olmayan bir kelime. Yabani, ruhsuz, soğuk, sağır ve dilsiz. "Ahlâksız" yerine "etiksiz" denildiğini düşünebiliyor musunuz; muhatabın yüzü kızaracağı yerde, gülme krizine girer. Bir aşağılık duygusu belki. Belki de, kasıtlı bir dil tahripkarlığı. Çünkü dil düşüncenin kabıdır; kaba yönelik her saldırı, içindekine yönelik saldırıdır. Ahlâk, hem "yaratılış, seciye, karakter, fıtrat" anlamlarına gelen "hilkat"le, hem de "insan davranışına yön veren yeti ya da güdü" anlamına gelen "hulg"la birinci dereceden akraba. Özetle ahlâk, her bir insanın "yaşama tarzını" ifade eden muhteşem bir kavram. Hem insanın altyapısı olan fıtrata, hem de üst yapısı olan davranış kodlarına gönderme yapıyor. Ahlâk mahiyeti itibari ile kategorize edilemez. Kişinin davranışları arasındaki uyumsuzluk da, nihai tahlilde bir ahlâk sorunudur. Mesela "ahlâk" deyince "cinsel ahlâkı" aklına getirip, "iş ahlâkında" sınıfta kalan birinin "ahlâklılığı" tartışılır. Tersi de geçerli. Fakat sadece ahlâki sorunları tahlilde kolaylık olsun için tasnif yapılabilir ki, işte bu noktada "iş ahlâkı", "bilim ahlâkı", "siyasi ahlâk", "cinsel ahlâk" gibi alanlar ortaya çıkar. Müslümanların hayatında "ahlâk", imanın üzerine oturduğu temeldir. Şuura 52. Kalem 4'le birlikte okunduğunda Hz. Peygamber'in peygamberlik öncesi hayatına ilişkin şu sonuca ulaşırız: "Sen kitap nedir, iman nedir bilmezken muhteşem bir ahlâka sahiptin." Peki ya "kitap nedir, iman nedir çok iyi bildikleri halde ahlâksız olanlara" ne demeli? Ya da kitap nedir, iman nedir bildiği halde ahlâkın değil "muhteşem" olanını, ortalama bir standardı dahi tutturamayanları nereye koymalı? "Bu neden böyledir?" sorusuna verilecek cevap çoktur. Fakat bunların başında ahlâki geleneğin de etkisiyle sadece hayatın belli başlı bazı alanlarına hapsetmek gelir. Mesela, ahlâk deyince aklına sadece cinsel ahlâk gelen "kitaplı ve imanlı" birinin, söz "iş ahlâkına" ya da "siyasi ahlâka" gelince kuş uçurması gibi. İşin bir de şu boyutu var: İş ahlâkı gündeme gelince sadece "işveren ahlâkı" sözkonusu ediliyor. Peki ya "işgören ahlâkı?" Aslında iş ahlâkı her kişi kesimi de kapsıyor. İşgörenlerin kendilerini ahlâki sorumluluktan azade görüp, ahlâk problemini sadece işverenlerle sınırlamalarının inandırıcı bir yanı yok. Kimi işgörenlere haksızlık etmek istemem, fakat hemen tüm sektörlerde, özellikle de inşaat sektöründe iş yaptırdığınız insanların kahir ekseriyeti neden yaptıkları işin hakkını vermezler? Neden içlerine sinmediğini bile bile göz boyarlar? Neden, asgari ahlâki kuralları dahi çiğnemekte bir beis görmezler. Fakat burada asıl üzerinde duracağımız konu işveren-işgören münasebetleri çerçevesinde Müslümanca bir modelin inşaasıdır. Soru şu: Muhammedi ahlâk zemininde Müslüman işadamlarının misyonlarına yakışır ahlâki model nasıl geliştirilebilir? Bu öyle bir model olmalı ki, Müslüman işveren, kendisini işgören yerine koyarak, "Verdiğim bu parayla bu insan geçinebilir mi?" sorusunu sormalı. "İşçisi açken kendisi tok yatmayacak bir Müslüman işadamı olmak", bu soruyu sormaktan geçiyor. "Devlet asgari ücreti belirlemiş kardeşim, ister çalış ister çalışma!" tavrından değil. Bunu sağlamak için çok büyük fedakarlıklar gerekmediğini "hesabını bilenler" bilir. Yılsonu bilançosunda artı değer olan kısmı "deve" kabul edersek bunu sağlamak için sadece "kulak"tan fedakarlık etmenin yettiği görülecektir. İşte İslam ahlâkını bu işveren-işgören münasebetlerinde de uygulamaya koyan yeni bir işverenler derneğini bir teşvik ve tebrik nişanesi olarak köşemde okurlarıma duyurmak istedim: İGİAD. Açılımı: İktisadi Girişim ve İş Halkı Derneği. Derneğin resmi tarihi her ne kadar yeniyse de, aslında bu derneği kuran işadamları grubunun resmi olmayan faaliyeti yıllar öncesine gidiyor. Çoğunluğu nasiesi temiz, imanını cüzdanının önünde tutan, dünyalığa sahip oldukları halde dünyalığın kendilerine sahip olmasına izin vermeyen ilkeli ve mü'min genç işadamlarından oluşuyor İGİAD. İGİAD'ın amacını, tek cümleyle özetledikleri şu ilke, çok güzel ifade ediyor: "Helal kazancın adil bölüşümü." Bu çok önemli. Sadece helal kazanmak değil, aynı zamanda helal kazanılmış serveti "adil paylaşmak." Derneğin Başkanı Şükrü Alkan, "insanoğluna yaraşır bir ücret ayrıcalık değil, temel bir haktır" diyor ve ekliyor: "Asgari geçim ücreti (AGÜ) adında bir komisyonumuz var. Uzun zamandan beri bu komisyon şu kadar çocuklu bir ailenin, mesela İstanbul'da asgari ne kadarlık bir ücretle geçinebileceğini tesbit ediyor. Ve bize bağlı olan işadamları da bu ücreti işgörenlerine veriyor." Dahasını da söylüyor Şükrü Bey; "Biz, bize dahil olmayan fakat İslami hassasiyeti olan işadamlarına gidip, onları da bu adil uygulamaya ikna için dil döküyor, delillerimizi sıralıyor, bazen de ikna ediyoruz." Söyleyin Allahaşkına, şu ipten kazıktan halas olmuş dünyada böyle işadamlarına ve onların oluşturdukları kurumlara şahit olunur da, nasıl sevinilmez? Bu hayırlı kuruluş, daha başka güzel işlerin altına da imza atmış: "Karz-ı Hasen Fonu" kurup, üyelerine sadece üretim amacıyla fon da kullandırıyor. Bundan ayrı olarak "risk sermayesi ortaklığıyla" yıllardan beri başarıyla çalışan çok ortaklı işletmelere de sahipler. "Tasfiye Fonu" adıyla kurdukları fondan, başına iş gelen üyelerine destek veriyorlar. "Amacımız, model oluşturmak" diyorlar. Evet, Osmanlı'nın gaza dönemi ile sınırlı kalan "fütüvvet ruhu" galiba yeniden diriliyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |