|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Askeri demokrasi krizi iyice ayyuka çıktı. Gelişmeler ordunun siyasileşmesi ve siyasete daha çok bulaşması açısından can sıkıcı... Diğer yandan, özellikle bu duruma gösterilen tepkiler açısından sevindirici... Askeri demokrasinin ya askeri vesayet rejiminin kendi içinde yaşadığı, tüm ülkeyi kuşatan, iktidarı hedef alan, demokrasiyi tehdit eden bu gelişmeye "sivil kuruluşların ve basının tepkisi adamakıllı demokratik bir çizgide ilerliyor." 28 Şubat günlerinde akla bile getirilemeyecek gelişmeler oluyor. Örneğin Genelkurmay'ın 28 Şubat günlerinden kalma keyfi akreditasyon uygulaması, Yeni Şafak'ın da aralarında bulunduğu bazı gazeteleri malum basın toplantısına davet etmeyişi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Cağdaş Gazeteciler Sendikası ve Basın Konseyi tarafından eleştiriliyor ve tepki görüyor. Örneğin ünlü Andıç'ın "gazeteci operatörleri"nden bazıları bugün özür dileme noktasına geliyor ve bunu köşelerinde yazıyorlar. Basın ordu içi gerginlikte genel olarak meşru olanın, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün yanında duruyor. İsimleri basında yer alan keskin orgeneraller alenen eleştiriliyor ve demokrasiye davet ediliyor. Bazı önde gelen yayın yönetmenleri yazılarında doğrudan doğruya bu paşaları hedef alıp uyarıyorlar. Darbe kışkırtıcılığına soyunan, ordu içindeki şahinlerin bayraktarlığını yapan gazeteler ve gazeteciler eleştiriye uğruyor ve itibar kaybediyor. En önemlisi AKP'nin bu krize bahane kılınan bazı uygulamaları ile bu kriz ayrı ayrı ele alınıyor, birbirini doğrulamak için kullanılmıyor. Krize ilişkin tespitler uzun süredir ilk kez bu denli ortak: "Kriz askerin içinde yaşanmaktadır. Genelkurmay Başkanı'nın basın toplantısında, Özkök'ün kimler olduğunu gayet iyi bildiği ordu içi şahinler uyarılmıştır ve ordudaki diğer subaylara açık bir mesaj verilmiştir..." Aslında bir süredir beklediğimiz ve dilediğimiz gelişme oluyor. Toplum, toplumun temsilcileri, ekonomik, medyatik merkezler "askerileşme süreci"ne tavır aldıkça "ordunun siyasi eylem alanı" ve buna ilişkin "meşru zemini" daralıyor. Bu gelişmeler madalyonun bir yüzü... Diğer yüzde ise başka bir çıplak gerçek var. Silahlı Kuvvetler içindeki tehlikeli gelişmeler aslında "ordunun en hassas olduğu iç bütünlük konusunda bir zaaf yaşadığını ortaya koyuyor. Genelkurmay Başkanı'nı hedef alan sivil destekli "ordu içi ayrışma ve politikalara kadar uzanan bu zaaf bir yandan pimi çekilmiş bir el bombası gibi ürkütücü" bir görüntü taşırken, diğer yandan "Silahlı Kuvvetler'in kendisine vehmettiği siyasi işlevin meşruiyetini sarsıyor", askerlerin deyimiyle Silahlı Kuvvetler bir yıpranma süreci yaşıyor. Bu yıpranma süreci bir yönüyle, özellikle ordunun siyasete müdahale araçlarının ve gerekçelerinin sınırlanması açısından olumludur. Ancak diğer yönüyle tehlikelidir. "Ordu içinde kaçaklara, girişimler"e yol açabilecek özellikler ya da "komuta kademesini ordu içi kaynamayı dindirmek ve iç çatışmaları dengelemek için dışarıya ve iktidara karşı sertleşmeye itebilecek" yönler taşımaktadır. Ve bu noktada Ağustos Askeri Şurasına uzanan dönem son derece önemlidir. Bu süreçte sivil kesimin, basının, sivil örgütlerin üzerine ciddi bir sorumluluk düşmektedir: İpin ucunu hiç bırakmadan meşruiyete sahip çıkmak ve ordunun iç siyasallaşmasını, hatta siyasallaşmasını engellemek. En azında bu yöndeki muhtemel gelişmelere açık ve kesin tavır almak. Türkiye bu çerçevede tarihinin en kritik anlarından birini yaşabilir ve "siyaset ve toplum üzerinde askeri vesayet" olarak özetlenebilecek yegane kronik sorununun çözümünde yol alabilir. Zira açık olan bir husus şudur: Türk Silahlı Kuvvetleri kendi iç dengelerini ve bütünlüğünü korumak için her zaman "meşruiyetçi" olmuştur. Şöyle ya da böyle meşru zemin yaratmadan ya da destek bulmadan siyasete sert müdahalelerde bulunamamıştır ve bulunamaz. Soruna bu açıdan bakıldığında aslında zaman 28 Şubat sivil aktörlerinin de hesaplaşmalarını daha esaslı yapma zamanıdır. Andıç konusunda özeleştiri yapmak yetmez. 28 Şubat'ın bütünü ve bu süreçteki rollerini gözden geçirmeleri gerekir. Belki bu günlerde kalemlerinden anti-militarist yazılar çıkıyor. Ama şu da bir gerçek: Bu noktaya onların meşru kıldığı 28 Şubat üzerinden geldik. Ordunun iç siyasallaşması 28 Şubat'ın uğradığı yenilgidir ve bu yenilginin ordu içini karıştırmasıdır. Dün şöyle yazmıştık: Ordu 28 Şubat'tan bu yana siyasete yaptığı müdahalerle (AKP'nin iktidar olması örneğinde olduğu gibi) istediği sonuçları elde edememiş, edemedikçe kurum olarak siyasete daha çok bulaşmak zorunda kalmış ve daha çok siyasileşmiştir. Bugün, bu aşırı siyasileşmenin ve siyasi başarısızlığın iç içe girmesi sonucu, siyaseti kendi içine taşıyan, bölünme riski taşıyan bir askeri yapı sorunuyla karşı karşıyayız. Evet, mesele bunun farkına varmakta... Gerisi çorap söküğü gibi gelir...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |