|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Mehmet Yılmaz'ın yazısı
22 Nisan öğleden sonra bir anda ortaya çıkan "Bayrama türban gölgesi" (Radikal'in 23 Nisan manşeti), TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın aynı gün akşam saatlerinde yaptığı açıklamanın ardından "Münevver Hanım Operasyonu" ile (Milliyet'in 23 Nisan manşeti) aşılmış görünüyordu... Ne var ki bazı gazetelerimiz manşetlerini-sürmanşetlerini, "gerilimin yumuşadığı" bilgisini pek fazla dikkate almadan tasarlamayı tercih etmişlerdi. Kimi "23 Nisan duruşu"ndan (Hürriyet'in 23 Nisan sürmanşeti), kimi de "Müthiş tavır"dan (Star'ın 23 Nisan sürmanşeti) söz ediyordu... Fakat bizce en isabetli manşet, "Sezer ve CHP, Meclis Başkanı Arınç'ın ev sahipliğini yapacağı 23 Nisan resepsiyonuna katılmıyor" üstbaşlığını "Devletten AKP'ye uyarı" başlığıyla birleştiren Cumhuriyet'ten gelmişti... En devletçi gazetemiz, Meclis'teki "ana muhalefet" partisini sevinçle "devlet" ilan ederken hiç de haksız değil... Madem "sübjektif"lik yapıyoruz, günün "en güzel" başyazısını da ilan edelim: Star'dan Fatih Çekirge'nin yazısı... "Ankara'ya iner inmez karşılaştığım manzara, günlerdir hissettiğim gerilimin artık yavaş yavaş su yüzüne çıktığını gösteriyor... İşte yine 'sisler bulvarı'nın ortasındayız..." satırlarıyla başlayan Çekirge'nin yazısı, içerdiği "tatlı heyecan" dozunu sonuna kadar koruyor... Manşetler böyle... Köşeler böyle... Özetle. Münevver Hanım evinde oturacak! Yok öyle! Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz, bir 23 Nisan'da büyük basının el birliğiyle işlediği bu "fikriyat"a temelden karşı çıkan bir yazı kaleme aldı. Yazının tümünü sayfamıza alıyoruz.(A.G.) Türbanlı kadın sadece evinde mi oturmalı?
"Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluş yıldönümü.. Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu yolunda atılan en önemli adımlardan birinin yıldönümü.. Tüm Türklerin mutluluk içinde kutlamaları gereken çok özel bir gün.. Böyle anlamlı bir günde tartıştığımız konu ise TBMM Başkanı'nın eşinin verilecek davete katılıp katılmayacağı. TBMM Başkanı'nın eşi biliyorsunuz türban takıyor. Türkiye'de dini ya da toplumsal gerekçelerle başını örten milyonlarca başka kadın gibi.. Bu nasıl protesto? Türkiye Cumhuriyeti bir aşiret devleti değil. Modern her devlet gibi geçmiş yıllar içinde oluşan gelenekleri var. Bunlardan biri de TBMM'nin kuruluş yıldönümlerinde TBMM Başkanı'nın verdiği bir davet. Geleneksel olarak bu davet, Başkan ve eşi tarafından veriliyor. Kadınların toplumsal yaşamımızda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri erkeklerin yanında eşit vatandaşlar olarak varolduklarının sembolik bir göstergesi olarak.. Günlerdir, TBMM Başkanı'nın eşinin türbanlı olması nedeniyle bazı çevrelerin "rahatsız" olduklarını okuyoruz, izliyoruz. Başkan'ın eşi, türbanını takarak davete gelecekse bazı davetliler eşlerini getirmeyeceklermiş! Türban takan bir hanımın ev sahibesi olduğu bir toplantıyı protesto için!.. Protestocular arasında devlet memuru kimliği taşıyanlar da var, bizzat TBMM'nin üyesi olan "seçilmiş" kişiler de..
Sapla saman karışacak Bu gerçekleşirse, 23 Nisan 2003, sapla samanın nasıl birbirine karıştırıldığının bir örneği olarak tarihe geçecek..
Bu kişilerin protesto ettiği şey nedir?
O zaman hiçbir resmi sıfatı olmayan bir hanımın taktığı türban nedeniyle TBMM'nin kuruluş yıldönümünü bir protesto gösterisine çevirmenin anlamı ne? Bunun açık bir bölücülük ve ayrımcılık olduğunu düşünüyorum. Şu ya da bu nedenle türban takan kadınların toplumsal yaşamdan tümüyle dışlanmalarına yönelik, açık bir ayrımcılık! Gerçek bir cumhuriyetçinin, kadınların toplumsal yaşamdan dışlanmaları sonucunu doğurucak herhangi bir eylemin içinde olmaması gerekiyor. Laik cumhuriyeti korumanın yolu bu değil. Günümüzün bireysel özgürlükleri her şeyin üstünde tutan modern devlet anlayışı da bu düşünceyle örtüşmüyor. Kim kazançlı çıkacak?
İstenilen şey nedir? Türban takan kadınların sadece evlerinde oturup, ev işleriyle meşgul olmaları mı? Bu aynı zamanda bağnaz İslamcı çevrelerin de görüşü değil mi? Kadının yerini sadece evinin içinde tarif eden, "harem"den dışarı çıkmasına izin vermeyen bağnaz İslamcılar da kadının toplumsal yaşamdan dışlanmasını savunmuyor mu? Gerçek cumhuriyetçi ve Atatürkçü tavır, bu özleme karşı çıkmaktır. Gerçek Atatürkçü tavır, türbanlısıyla türbansızıyla kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapmamak, onun toplumsal yaşamın her alanında erkeklerle eşit olarak yer alabilmesini savunmaktır. Bu akşamki davete eşlerini evde bırakarak gitmeyi planlayanlar, kimin amacına hizmet edeceklerini bir kez daha iyice düşünmeliler.
'Bu rezillik savunulamaz'sa bu fotoğrafların ne işi var?
22 Nisan tarihli gazetelerin baş kahramanı tabii ki "Nouma"dı. Beşiktaş oyuncusu "Nouma"nın Fenerbahçe maçında yaptığı uygunsuz hareket bütün gazetelerin sert tepkisini çekmiş görünüyor. Ancak bu "sert tepki" meselesi biraz daha yakından incelenmeyi hakediyor doğrusu... Şöyle ki: yaptığı uygunsuz hareketten dolayı "Nouma"yı sert bir dille kınayan gazeteleri biz iki sınıfa ayırdık: 1- "Nouma"yı yaptığı uygunsuz hareket dolayısıyla kınayan, ama aynı zamanda okurlarını Beşiktaş'lı oyuncunun söz konusu hareketi nasıl yaptığını görüntüleyen fotoğraflardan da mahrum etmeyen gazeteler. 2- "Nouma"yı kınayan, ama söz konusu fotoğraflara yer vermeyen gazeteler. Görüyorsunuz, hiç fena olmayan bir sınıflama tarzı.... Birinci gruba giren gazetelerin durumu gerçekten çok "tutarsız", ya da "çelişkili" değil mi? "Nouma"nın attığı golden sonra yaptığı hareket eğer kınanacak nitelikdeyse, bu sahneyi fotoğraflarla okurlarınızla niçin paylaşıyorsunuz? İşte size bu sınıflamayı esas alarak hazırladığımız 22 Nisan tarihli gazetelerin genel tablosu: Cumhuriyet: "Futbolda Nouma ayıbı". Ancak gazete birinci sayfasına yerleştirdiği fotoğrafta okurlarına bu "ayıbı" ispatlamayı unutmamış. Vatan: "Sakın affetmeyin". Ancak gazete bu "affedilmemesi" gereken durumu koca bir fotoğrafla belgelemeyi unutmamış. Hürriyet: "Türkiye'den özür diliyorum". Nouma'nın özür dilediği hareketi tam sayfa karşımızda. Sabah: "Bir beyaz bir siyah". "Siyah" oyuncu önümüzdeki fotoğrafta o işi yapmakla meşgul. Star: "Yolcu". Gazete küçük de olsa bir fotoğrafla "o anı" okurlarıyla paylaşıyor. Akşam: "100 yılın ayıbı". Gazete, "100 yılın ayıbı"nı iyi seçelim diye fotoğrafı manşetin hemen altına yerleştirmiş. Tercüman (Ilıcaklar): "Bu rezillik savunulamaz". Savunulamazsa bu fotoğrafların burada işi ne? Evet, buraya kadar adlarını andığımız gazeteler birinci gruba girenler. Şimdi de ikinci grup: Elimizdeki gazeteler arasından bu grupa üç gazete giriyor. Milliyet, Zaman ve Yeni Şafak. Bu gazeteler de "Nouma"yı kınıyor; ancak hiçbirinde kınanan hareketin fotoğrafı yer almıyor. Bu gazeteler böyle davranmakla sizce de "tutarlı" davranmamış mı? Madem konu açıldı, işte size bu meseleyle ilgili bir de eğlendirici haber: Akşam gazetesi böyle durumlarda hemen akla geldiği gibi konuyu bir "psikolog"a da danışmış.. "Prof. Dr." ünvanlı uzman aynen şöyle diyor: "Nouma'nın gol attıktan sonra seyircilere dönerek yaptığı hareket cinsel sorunları olduğunun bir göstergesi. Çünkü bu bir sevinç tepkisi değil. Yüzünde sevince dair en ufak bir belirti yok. Bu tamamen cinsel sorunun yansıması. Pascal Nouma'nın cinsellikle ilgili bir ruhsal problemi olabilir."(!) Nasıl? "Belli ki Nouma'nın cinsel sorunu var"; hem de cinsel sorunundan kaynaklanan bu uygunsuz hareketi top alanında toplanan ve hep birlikte cinsel içerikli tezahürat yapan seyircilerin önünde yapıyor! Unutmadan şu bilgiyi de aktaralım: RTÜK Başkanı Fatih Karaca, bu davranışın birçok televizyon kanalında defalarca gösterilmesine tepki göstererek, 'konuyu kurullarımızda değerlendireceğiz' demiş. Peki "bu davranışın fotoğrafını defalarca yayımlayan" gazeteleri kim, nasıl değerlendirecek?! İllâki bir adet de "GÜK" mü (Gazete Üst Kurulu) gerekli?! (K.B) Bir 'kültür düşmanı' olarak ademi merkeziyetçilik! Radikal gazetesi genel yayın yönetmeni İsmet Berkan yurtdışı seyahatinden dönerken, birkaç gün okumaya ara verdiği Türk gazetelerinde baş köşeye oturan haberleri değerlendiriyor: "Kimsenin aklına haftalardır tek başına Radikal'in yayımladığı kamu reformu projesinin unsurlarına bakmak gelmediği için...." Berkan çok haklı; bu önemli projeye Radikal dışında önem atfeden pek çıkmadı... "Kamu Yönetimi Reformu" adı verilen bu proje –kimse pek farkında değil ama- Türkiye'yi sanayisinden sağlığına, eğitim-öğretiminden tarımına kadar hemen her alanda belki de yeniden yapılandıracak. (Olması gerektiği gibi olursa tabii...) Ancak Berkan'ın "...tek başına Radikal" derken birkaç örneği (mecburen, çünkü seyahatte) atladığını da unutmayalım. Bunlardan biri 22 Nisan tarihli Sabah'tı. Gazete, pek yerinde bir kararla söz konusu "reformu" manşete taşımıştı. İkinci örnek ise Hürriyet gazetesinde yer alıyordu. Ama bu ikinci örneğin bir özelliği var; Sabah'ın yayınının aksine, "reform"a ilişkin Murat Bardakçı imzalı bu yazı bir "karşı-reform" manifestosu niteliğindeydi. Hürriyet'in vülgarize tarih yazarı bir sayfalık yazısında söyleyeceklerini yazısının başlığından itibaren ilan ediyordu: "Bu kanun çıkarsa, müzelerimiz Bağdat'tan beter yağmalanır"(!) Şaşırtıcı değil mi? Ne olur, nasıl olur da ülkenin her cepheden elini kolunu bağlamış olan kadim merkeziyetçi idare tarzından uzaklaşmak müzelerimizi Bağdat'takilerden beter hale getirebilir? Bardakçı'nın gerekçeleri özetle şöyleydi: Söz konusu "reform" uygulamaya konunca çeşitli illerde bulunan müze ve kütüphane benzeri kuruluşlar da yerel yönetimlere devredileceği için gecikmeden büyük "yağma" başlayacak. Peki ama niçin? Çünkü "yerel yönetimler bütün kültür ve tarih merkezleri üzerinde tek söz sahibi olacaklar. Küçük bir örnek: Topkapı Sarayı'nda Hazine Dairesi'nin ne şekilde teşhire açılacağını yahut Harem'de nelerin yapılması gerektiğini senelerini bu işe vermiş müzeciler, uzmanlar ve sanat tarihçileri değil, bundan böyle Belediye Meclisi'ndeki müteahhitler yahut İl Genel Meclisi'ndeki market sahipleriyle emlâkçılar belirleyecek."(!) Bardakçı'nın diğer benzer "korkularını" uzun uzadıya anlatmak gereksiz ama isterseniz bu çerçevede bir küçük alıntı daha yapalım: "Koruma kurulları bakanlığın elinden çıkacak ve belediyelere yahut il özel idarelerine devredilecek. Dolayısıyla -, Sultanahmet Meydanı'nda günün birinde 60 katlı bir gökdelen yükseldiğinde hiç şaşmamamız gerekecek."(!) Yani özetle öyle bir "senaryo" ki, bize sorarsanız aslında yazarı için bile inandırıcı olmadığını söyleyebiliriz! Bardakçı'nın bu "karşı-reform" yazısı, eleştiri diye "aklına geleni sıralama" yönteminin çok iyi bir örneğiydi. Yazar öyle bir manzara çizmekteydi ki, sanırsınız ki müze ve kütüphaneler gibi kuruluşların yönetimi yerel yönetimlere geçince, yerel yönetimin yapacağı ilk iş bu kuruluşlardan uzmanları kapı dışarı ederek yerlerine yerel akrabaları yerleştirmek olacaktı! Sanırsınız ki, bugün işlerinin başında bulunan uzmanlara yönetimin yerel yöretimlere geçmesinden sonra yer yoktur! Bu mantıkla Bardakçı'nın "korkuları" kolaylıkla çok daha zenginleştirilebilir: İstanbul Belediye Başkanı Topkapı Sarayı'nın "Harem" dairesinde partiler düzenleyebilecek, Ankara'nın yerel yönetiminde söz sahibi olanlar sıcak yaz günlerinde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin serin avlularına ailecek yerleşerek televizyon izleyebilecek, ya da mesela Başkanlar'ın çocuklarına Efes'te yerel sünnet düğünleri tertip edilebilecek! Haksız mıyız, Bardakçı'yı izleyecek olursak "korkular"ın sonu yok.... Peki madem öyle, pek çok ülkede içinde tarihi ve kültürel değerler barındıran yüzlerce/binlerce müze ya da kütüphane yerel yönetimlere bağlı olarak gayet güzel nasıl ayakta durabiliyor? Bu ülkelerde yerel yönetimlerin kültür alanında daha da güçlendirilmesi hakkında niçin bu tür "dedikodular" üretilmiyor? Sonuç olarak, Bardakçı'nın yazısı, üzerinde ciddi olarak tartışılması gereken "reform" tasarısının şimdiden orasından burasından nasıl didiklenmeye başlandığının iyi bir örneği. O işi gereği işin "Kültür" faslına ilişkin "korkuları" sıralamış; bakalım sırada başka hangi fasıllar ne tür gerekçelerle didiklenmeye başlanacak.... (K.B) "Hasta bir cumhuriyetin varacağı yer kışladır" 23 Nisan tarihli Cumhuriyet'te yer alan şu cümleleri bir kenara not edin, çünkü bu zamanda böylesine çok az rastlanıyor: "Devletten AKP'ye uyarı" (manşet). "Laik Devletle Şaibeli Hükümet çelişkisi" (İlhan Selçuk'un köşeyazısının başlığı). Haksız mıyız; bu zamanda böylesiyle karşılaşabilmek kolay mı?! Görüyorsunuz; Cumhuriyet'e bu cümleleri yazdıran "yanlış bilinç" şöyle bir şey: Çok partili parlamenter bir rejimde "Devlet" ile "Hükümet" ayrı zatiyetlerdir! Komik bir manzara tabii ki... Bir tarafta bütün haşmetiyle "Devlet", diğer tarafta onun içinde hiç mi hiç yeri olmayan (ya da yeri zamanına göre olan ya da olmayan) bir "Hükümet". Bu nedenden dolayı da "Laik Devletle Şaibeli Hükümet Çelişkisi"(!) Ortada bir "çelişki"nin olduğu açık olmasına açık ama bu "çelişki" nerede ve kimde?! Allah bilgi ve fikir versin; ama bunlardan sadece birini verecekse tabii ki önce "fikir" versin.... Çünkü "bilgisizliğin" çaresi nasıl olsa bir biçimde bulunabilir; ama ya "fikirsizliğin"? Hadi oldu olacak, bu kısa değerlendirmeyi ünlü bir Fransız cumhuriyetçisinin, Regis Debray'ın şu pek muhteşem sözü ile bitirelim: "Hasta bir cumhuriyetin varacağı yer kışladır". (K.B)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |