|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tam yirmi yıldır Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tartışmalı konumunu muhafaza ediyor. Herkes konu üzerinde bir şeyler söylüyor, eleştirilerde bulunuyor, partiler değiştirilmesini vaat ediyor, şikayetler ayyuka çıkıyor ama sonuç pek değişmiyor. Ülkemizde üniversitelerle siyasal gelişmeler arasında çok doğrudan bir ilişki var. Bütün olağanüstü dönemlerde faturanın büyüğü üniversitelere kesiliyor. Cumhuriyet döneminde üniversitelere yönelik ilk teşebbüs 1933'te gerçekleşti. 1933 yılında Üniversite Reformu adı altında İstanbul Darülfünun'u kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi açıldı. Bu teşebbüs resmi literatürde Türkiye'de modern ve çağdaş üniversite kurulması yönünde radikal bir adım olarak sunulmuştur. Başta adından başlamak üzere gerçekten de köklü değişikliklere gidilmiştir. Ancak bunun o günlerdeki tek parti rejiminin uyguladığı politikalara mesafeli davranan, yer yer muhalefet eden, hükümetin istediği desteği verme konusunda pek de arzulu olmayan özek Darü'l-Fününun tasfiye edilerek Maarif Vekaletine bağlı, özerkliği elinden alınmış, muhaliflerin tasfiye edildiği, yalnızca iktidar yanlısı müderrislerin istihdamına müsaade edilen bir operasyon olduğunu herkes bilmektedir. Özekliği elinden alınmış bir üniversitenin çağdaşlığı merak konusudur. 1949'a kadar üniversite Milli Eğitim Bakanlığının bir birimi olarak faaliyet gösterecektir.
Üniversitelere kesilen faturalar...
Üniversitelere yönelik ikinci operasyonun 1960 darbesinin ardından geldiğini hatırlatalım. Darbeciler yeni yapılanmada üniversitelere özerklik vermeyi düşünürlerken muhalifleri tasfiye etmeyi de ihmal etmemişlerdir. O günlerde Milli Birlik Komitesine bu konuda pek çok şikayet ve karalamaların ulaştığı ilgililerce ifade edilmiştir. Meşhur 147'ler meselesi bu dönemde ortaya çıkmıştır. 147 öğretim üyesi üniversitelerden atılırken gerekçe olarak "tembellik ve devrime destek vermeme" gösterilmiştir. 12 Mart olağanüstü döneminde de pek çok üniversiteli mağdur edilmiştir. 12 Marta giden süreçteki anarşik olayların faturası üniversitelere kesilmek istenmiştir. Mamak'ta buz kırdırılan üniversite mensupları olmuştur. 12 Eylül yönetiminin mantığında da üniversitelere sempati yoktu. Buraya gelen süreçteki terör ve anarşiden sorumlu tutulan kesimler arasında üniversiteler de vardı. Başta siyasal partiler, işçi sendikaları, sivil toplum örgütleri olduğu gibi üniversiteler de bu olaylardan sorumlu tutulmuşlardır. Meşhur 1402 sayılı yasa ile pek çok öğretim üyesi kapının dışına konmuş, "1402'likler" diye mağdur bir kesim oluşturulmuş ve bunlar haklarını bile arayamamışlardır. 12 Eylül rejimi toplumu ve yönetimi yeniden kurarken bir karmaşa görüntüsü veren üniversitelere de yeni bir düzen getirmeyi ihmal etmedi. İhsan Doğramacı'nın çabalarıyla yeni bir üniversite düzeni oluşturuldu. Kasım 1982'de çıkarılan YÖK yasasıyla üniversitelere yeni bir yapı, düzen ve içerik kazandırıldı. Bugün bir kez daha tartışma gündemimizin başına yerleşen YÖK o gündür bugündür tartışılıyor. Aslında yirmi sene içerisinde YÖK yasasında çok sayıda değişiklik gerçekleştirilmiştir. Ama YÖK düzeninin temel yapısında hiçbir şey değişmemiştir. Hatta giderek merkezileşme yönünde eğilimler artmış, tartışma konuları çoğalmış, sorunların çözümü daha da zorlaşmıştır.
YÖK'ü sorunlaştıran şey nedir?
YÖK'ün bir sorun olarak algılanmasını ve tartışılmasını sağlayan temel noktaların neler olduğu önemlidir. Tartışmalara bakıldığında fiilen üniversitelerde yönetici pozisyonlarda bulunan rektör, dekan ve YÖK üyesi zevata bakılırsa ortada bir sorun yoktur. Sorun üniversitelerin mali kaynaklarının yetersizliğidir. Eğer hükümetler üniversitelere mali yardımları artırır, kendilerine aktarılan kaynakları büyütürse sorun çözümlenir. Eleştiri yönetenlerse zaten iyi niyetli değildirler! Gerçekten durum bu kadar basit mi? Her şey bir yana YÖK sembolik olarak 12 Eylül rejimini ve şartlarını hatırlatmaktadır. O günün reflekslerinin bir ürünüdür ve artık bu geride kalmıştır. Üniversitelerde yönetici pozisyonlarda bulunmayan öğretim üyelere bakılırsa temel sorun üniversitelerin yapılanmasından, yetki kullanımından, keyfiliklerden, otoriter ve sorumsuz tasarruflardan, öğretim elemanların yönetime katılamamalarından, yetki ve görev paylaşımının gerçekleştirilememesinden kaynaklanmaktadır. Sistem mevcut biçimiyle yukarıdan aşağıya işlemekte, yöneticiler kurumlarında çalışanlara değil kendilerini atayan yukarıdaki makamlara dayanmakta, aşağıdakilerle yetkilerini paylaşmamaktadırlar. Çünkü onların göreve gelmelerinde kurumların fazla bir etkisi bulunmamaktadır. Kurullar işlemiyor, yetkiler keyfi şekilde kullanılıyor, bilimsel özerklik ortamı oluşmuyor, idari özerklik yok oluyor, keyfilik ve hukuksuzluk yaşanıyor. Mevcut sistemde ilişkilerin iyi işlemesi tamamen kişisel tercihlere göre gerçekleşiyor. Tartışmanın ideolojik, şüphe ve niyet sorgulamalarına dayandırılmadan iyi niyetle ve yirmi yıldır sorun olarak tartışılan bir konuyu çözme amacıyla yapılması gerekiyor. İdeolojik heyecanlara değil iyi niyetli rasyonel çözümlere ihtiyaç vardır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |