|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hürriyet'i pek sardı...
Gerçekten inanılır gibi değil; Türkiye birdenbire, tam da ABD'nin Irak seferini yoluna koymaya çalıştığı bir dönemde Musul ve Kerkük petrolleri üzerindeki yüzde 10'luk hakkını hatırlamaz mı? Ve tabii bir tartışmadır başladı: Türkiye Irak'tan alacaklı mı? Türkiye Irak'tan ne kadar alacaklı? Türkiye Musul ve Kerkük petrollerinin yüzde 10'unun 25 yıl boyunca Türkiye'ye ödenmesi ne zaman niçin kesildi? Söz konusu petrol, "Musul ve Kerkük petrolü" mü yoksa "Irak petrolü" müydü? Türkiye yüzde 10'luk hakkını İngiltere'ye 500 bir sterlin karşılığında sattı mı? Yoksa bu asılsız bir iddia mı? Vesaire.... "Irak petrolünden ödenmeyen hakkımız" şeklinde özetleyebileceğimiz bu tartışma medyamıza Hürriyet Ankara temsilcisi Sedat Ergin'in Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ile yaptığı röportajı yayımlamasıyla düştü. 6 Ocak tarihli Hürriyet'in manşeti şöyleydi: "Deprem yaratacak açıklamalar / Dışişleri Bakanı Yakış, Hürriyet'e konuştu: 'Musul ve Kerkük petrollerinde, anlaşmalardan doğan hakkımız olup olmadığını inceletiyoruz.'" O gün bugündür bir tartışmadır gidiyor... Burada ilginç olan husus, Yakış'ın ağzından çıkıp da Hürriyet tarafından manşete taşınan açıklama, Dışişleri Bakanı'nın kendiliğinden, özellikle altını çizmek için yaptığı bir açıklama değildi. Bu açıklama, Ergin'in "Türkiye'nin Kerkük ve Musul'daki petrol kaynakları üzerinde geçmişte yapılmış anlaşmalardan kaynaklanan hakları olduğu sıkça söylenir. Türkiye'nin bu petrol bölgelerinde hakları var mı?" şeklindeki –günahını almayalım ama!– sanki aklındaki manşete hazırlık olarak formüle ettiği bir soruya gelen cevaptı. Yakış'ın bu soruya cevabının tamamına bakacak olursak, Dışişleri Bakanı'nın kullandığı sözcükleri titizlikle seçtiği gözleniyordu; Bakan, "incelettiriyoruz", incelememiz gerekiyor" gibi ifadelerle "hak" meselesine tamamen koşullu cevaplar veriyordu. Ama olsun; Ergin (ve Hürriyet) bir tam sayfalık röportajın içinden manşete taşınacak üç beş cümleyi yakalamıştı bile.... "Irak petrollerindeki hakkımız" tartışmasının diğer gazetelere nasıl yansıdığına bakmadan önce, isterseniz bir "ara değerlendirme" yapalım: Hürriyet'in 6 Ocak'tan itibaren kuvvetle asıldığı bu "tartışma", bugüne kadar yapılan yoklamalarında büyük bir çoğunlukla "savaşa hayır" diyen kamuoyunun zihnine "Irak'ta hakkımız kalmış, fırsat doğmuşken onu da alalım!" gibi bir fikir sokma amacı taşımasın! (Görüyorsunuz, elimizde delil olmadığından fikrimizi soru şeklinde formüle ediyoruz; insanın aklına geliyor işte!) Tam burada belki şu ikinci "ara değerlendirme"yi de yapmak gerekir: Hani Türkiye'de Osmanlı'dan devranılan bir gelenek çerçevesinde herşey "kayda geçirilir", her belge yüzyıllar boyu saklanmak üzere yerine yerleştirilirdi? Eğer öyleyse bu ne manzara; daha dün denebilecek bir tarihte, yani 75 yıl önce Musul ve Kerkük petrolüyle ilgili olarak İngiltere, Irak ve Türkiye arasında bir anlaşmaya varılmış, ama ülkenin Dışişleri Bakanı meseleyi hâlâ "incelettirecek"! Ortaya konan hesap da şöyle böyle değil; Irak petrolünün 25 yıl boyunda yüzde 10'nu.... Bugünkü rayiçle artık kaç milyar dolar alacaklısınız, varın siz hesap edin! Gerçekten inanılar gibi değil; vatandaşından üç kuruşluk alacağı olunca kartal kesilen devlet, Irak petrolünün yüzde 10'unun akibeti hakkında bir türlü karar veremiyor... Hürriyet de olmasa yandık! Hürriyet'in konuyu bir kez daha manşete taşıdığı 8 Ocak tarihli sayısına geçmeden önce, Irak'tan alacağımız olan petrol meselesinin diğer gazetelerde nasıl incelendiğine de kısaca göz atalım: Meseleyi imzasız bir yazıda değerlendiren Radikal (7 Ocak) "Türkiye Irak'tan alacaklı mı?" başlığı altında 5 Haziran 1926 tarihli anlaşmadan bugüne nasıl gelindiğini özetlemiş. Aynı tarihli Milliyet'te Güneri Cıvaoğlu, çok yerinde bir başlık ("Günaydın") altında, Hikmet Uluğbay'ın konuya ilişkin bir çalışmasından hareketle söz konusu anlaşma ve sonrası hakkında bilgi veriyor. Cıvaoğlu'na göre de, Türkiye'nin yüzde 10'luk payından İngiltere'den zamanında aldığı 500 bin sterlin karşılığı vazgeçtiği, tamamen "uydurma". Cıvaoğlu "Oysa Türkiye böyle bir istekte bulunmamıştır. Irak'ın da 500 bin İngiliz lirasını bir defada ödeyerek yükümlülükten kurtulması söz konusu değildir" diyerek meseleyi güncelleştirmeyi de unutmamış. Milliyet'ten Fikret Bila da konuyla ilgilenmiş. "Musul ve Kerkük'te hakkımız var mı?" başlıklı yazısı çok daha ılımlı bir tonda kaleme alınmış. Bila, meseleyi özetledikten sonra şu hatırlatmayı da yapıyor: "Yoksa, Ankara'nın niyeti Başbakan Gül'ün de açıkladığı gibi petrolü kontrol etmek değildir." 7 Ocak tarihli Akşam, "Musul ve Kürdistan Sorunu 1918-1926" başlıklı bir kitabı da olan Prof. Mim Kemal Öke'nin görüşüne başvurmuş. Öke, yüzde 10'luk payın ödenmesinin Menderes hükümeti sırasında, Irak ile Bağdat Paktı dolayısıyla ortaya çıkan yakınlığımızdan dolayı kesildiğini söylüyor. Öke'ye göre de, Türkiye'nin hakkından 500 bin sterlin karşılığında vazgeçtiği yolundaki iddia doğru değil. ("Türkiye bunu, tek parçada 500 bin dolar, 500 bir sterlin olarak almaya çalıştı ama alamadı.") Akşam konuya 8 Ocak'ta daha geniş yer ayırmış. Bu kez dört kişinin fikri alınmış. Bunlardan Prof. Şükrü Sina Gürel (eski Dışişleri Bakanı), "Türkiye'nin anlaşmalardan doğan hakkından (yani yüzde 10 meselesi) İngiltere'den alınan 500 bin sterline vazgeçtiğini" belirtmiş. Ancak Gürel herşeye rağmen ihtiyatı da elden bırakmıyor: "Her olasılığa karşı bu araştırma sürdürülmelidir."(!) Akşam'ın görüş aldığı bir başka profesör, Hüseyin Bağcı'ya göre de, Türkiye zamanında 500 bin sterlini aldı ve hakkından vazgeçti. "Rivayet muhtelif" dedik ya... Akşam'ın üçüncü profesörü Semih Yalçın, ilk iki profesörden tamamen farklı düşünüyor: "Türk Hükümeti 500 bin İngiliz Sterlini karşılığında hissesinden vazgeçti" şeklindeki bir haberin 1926'da hükümet tarafından tekzip edildiğini söylüyor; yani haklarımız devam ediyor... Akşam'ın son bilirkişisi Hikmet Uluğbay. Uluğbay da, Türkiye'nin 500 bini almadığını ileri sürenler arasında... 7 Ocak tarihli Hürriyet'te bir araya gelen dört emekli büyükelçinin açıklamalarını da unutmayalım. Büyükelçilerin "500 bir sterlin" meselesine girmediklerini gözlemliyoruz. Fakat hepsi, Irak'ın taahhüt ettiği ödemelerin tamamını yapmadığını belirtiyor. Nüzhet Kandemir dışında hiçbiri Irak'ın Türkiye'ye olan (tahmini) borcu hakkında bilgi vermiyor. Kandemir'e göre, "teorik olarak" Irak'tan 30 milyar dolar alacaımız bulunuyor... (Fena para değil doğrusu!) Nihayet geldik 8 Ocak tarihli Hürriyet'e: Gazete bu "alacak" meselesinde yine kararlı; manşetten "79 yıllık hesap" diyor. Ve doğrusu bu manşet de epeyce tuhaf bir manşet... Şu altbaşlığa bakın: "Türkiye, dün gece yarısı aniden Ankara'ya gelen İngiltere Savunma Bakanı ile 79 yıllık Kerkük-Musul hesaplaşması için masaya oturuyor." Öyle bir altbaşlık ki, okuyanın, İngiltere Savunma Bakanı'nın Türkiye'yi ziyaretinin asıl amacının 79 yıl önceki bir mesele hakkında tekrar hesaplaşmak olduğunu sanmaması imkansız! Oysa yok böyle bir şey... İngiliz bakan, zaten Hürriyet'in de belirttiği gibi, "Irak'a yönelik harekât içinde Türkiye'ye konuşlanarak Kuzey Irak'a geçecek yabancı birlikler içinde İngiliz askerine de izin verin" demek için Türkiye'de... Hürriyet'in manşeti gerçekten çok tuhaf; ülkenin en büyük gazetesi henüz gerçekleşmemiş bir toplantıda "Ankara"nın İngilizlere ne diyeceğini (dikkat edin "gelecek zaman"dan söz ediyoruz!) bakın nasıl (hem de tırnak içine alarak) haber yapmış: "Ankara ise İngilizlere şu cevabı verecek: 'Siz 1924'te bizden 48 saat içinde Musul ve Kerkük'ü terk etmemizi istediniz. Türk askerine ateş açarak 10'dan fazla çatışmaya girdiniz. Biz 79 yıl önce yaşanan bu tarihi gerçekleri unutmadık. Zamanında bizi bölgede istemeyen İngiltere'yi bugün de biz istemiyoruz. O nedenle İngiliz askerine izin veremeyiz."(!) Yahu biraz bekle, toplantı olsun bitsin de "Ankara"nın İngilizlere ne dediğini öyle yaz, bu ne acelecilik böyle! Henüz masaya oturmamış olan "Ankara"ya bir gün öncesinden bu sözleri söyletmenin ne âlemi var? Olay-haber arasındaki "nedensellik ilişkisi" bu kadar da alt üst edilmez ki.... Hürriyet'in umurunda mı? Ankara'daki İngiltere Savunma Bakanı'na illâki 79 yıl önce yaşananları hatırlatacak! O günden bugüne İkinci Dünya Savaşı yaşanmış, NATO kurulmuş, Türkiye İngiltere'nin yanında NATO'ya üye olmuş, dünya alt üst olmuş, Irak'ta on kere rejim değişmiş (...) Hürriyet'in umurunda mı? O illâki Musul ve Kerkük'te kalan haklarımızı İngilizlere hatırlatacak.... İkinci "ara değerlendirme"de dile getirdiğimiz soruyu tekrarlayalım: Hürriyet'in "Irak'ta kalan petrol alacağımız" meselesini bu derece öne çıkarması, büyük çoğunluğu "savaşa hayır" diyen kamuoyunun zihnine "Madem öyle Irak da hakkımızı versin!" gibi bir fikri yerleştirme amacı taşımasın? (K.B.)
Akşam yine Akşam....
Malûm, gazetelerdeki yönetim piramidinin tepesinde genel yayın yönetmenleri oturuyor. Ellerindeki gazetelerin nasıl bir şey olduğuna ve olacağına önce onlar karar verecek; gazetelerinin sahip olmasını özledikleri "ruhu" önce onlar üfleyecek. Peki gazetelerde genel yayın yönetmenleri her bakımdan "hür" mü, yani onların elini kolunu bağlayan "başkaları" yok mu? Olmaz olur mu, tabii ki var; herşeyden önce "patron" var. Ayrıca Orhan Koloğlu'nun "Türkiye'de Basın" adlı çalışmasında doğum tarihini ta 50'li yılların sonuna kadar götürdüğü "gazetenin idari kısmı" var. Koloğlu, gazetelerin 1958'de uygulamaya başladıkları "akşamdan matris yollayıp (son uçakla ya da taksiyle) Ankara'da basma fikrinin belirmesini"nin gazetenin 'idare' kısmını 'yazı işleri'nin önüne" çıkardığını hatırlatıyor. Gazetelerde "idare"yi "yazıişleri"nin önüne çıkaran bu yeniliklerin, hiç şüphesiz, bugün lafı bile edilemez. Çünkü artık gazetelerimiz içinde yer aldıkları "grubun" siyasi-ekonomik çıkarları, reklam alma politikaları, borsada işlem gören kağıtları vs. ile tek başına genel yayın yönetmenlerine teslim edilemeyecek derecede birer büyük işletme özelliği taşıyor. "İdare"nin genel yayın yönetmeninin idaresindeki "yazıişleri" önüne çıkması artık bu iş kolunun bir gereği olarak yorumlanıyor. Dolayısıyla, gazetelerde genel yayın yönetmenlerinin rolünü –eğer söz konusu yönetmen her tarakta bezi olan birisi değilse– o kadar da abartmamak gerekir. Ne yapsın, "el elden üstündür" misali onun da "üstünde" idareciler var... Nedeni ne olursa olsun bu durumdan hoş bir sonuç çıkmadığı ortada... Adınız gazetenizin künyesinde "Genel Yayın Yönetmeni" olarak geçiyor, ama bir de bakıyorsunuz ki "dışardan" bir ses (yani "kalem") sizin muntazam olarak kaleme aldığınız editoryal yazılarınızda okurlara vadettiğiniz bütün "güzellikler"i darmadağın etmiş... İstersiniz yazının bundan sonrasını bir örnekten hareketle sürdürelim: Akşam gazetesini biliyorsunuz; patronunu tanıyorsunuz; yakın denecek bir zamandır bu gazetenin başındaki genel yayın yönetmeninin adını da hatırlıyorsunuz. Nurcan Akad, uzun yıllar Hürriyet'te çalıştıktan sonra, Akşam'ın "yeniden yapılanması" sürecinde bu gazeteyi yönetmeye başladı. Akad, haftabaşları yayımladığı "Akşam'dan" başlıklı editoryal yazılarıyla bize yakında çok daha iyi bir Akşam sunacaklarını müjdeliyor. Gerçekten bu yönde gayret de gösteriyor. Yeni yazarlar tranfer ediliyor, son yazısında (6 Ocak) söylediği gibi gazetede yer alan haberlerin yapısı olumlu yönde değiştirilmeye çalışılıyor. (Gazetenin Ankara Temsilcisi hâlâ görev başında ama neyse...) Nitekim biz de, her haftabaşı yaptığımız gibi bu pazartesi de Akad'ın yazısını önümüze açtık. Akad, yazısının son paragrafında "Babıâli'nin en güçlü kalemlerinden birisi daha yazar kadromuza katıldı" diyordu. Bu kalem, Çukurova Medya Grup Başkanı Tuncay Özkan'dan başkası değildi. Akad, Akşam'ın genel yayın yönetmenliğini üstlendiği günden itibaren gazetede yazması için Özkan'a "binlerce kez dil dökmüş" ve nihayet muradına ermişti. Özkan artık haftanın her günü Akşam'daydı. Peki "Babıâli'nin en güçlü kalemlerinden birisi" olan Özkan'ın Akşam'da yayımlanan ilk yazısı nasıl bir şeydi? Bu yazıyı nasıl anlatmalı doğrusu bilmiyoruz; "İnanılır gibi değil!" desek sizler için bir şey ifade eder mi acaba? Gerçekten, ama gerçekten "İnanılır gibi değil!" Herşeyden önce yazının "dili" ve "üslubu". Özkan, tahmin ettiğiniz gibi, Çukurova Grubu'nun yapıp ettiklerine özellikle bazı gazetelerden gelen eleştirilere cevap veriyor. Ama ne "dil", ne "üslup"; gerçekten de böylesine "Babıâli"de az rastlanır. Mesela şöyle cümleler: "(...) Etmezseniz; kendi kusmuklarıyla beslendikleri için, sağa sola salya sümük saldırmaya devam ederler. O yüzden arada sırada ağızlarına gerçekleri çarpmakta, kim olduklarını hatırlatmakta fayda vardır. Hadlerini bildirmek için." Mesela şöyle hatırlatmalar: "(...) Yarı cahillikleri, bezirgan yürekleri, erdemsiz ahlakları, onursuz kişilikleri, şerefsiz karakterleri, dönek zavallılıkları, omurgasız gövdeleri...." Mesela şöyle: "Satılık kalemler bulup lağım halinde bulunan bazı internet sitelerinden yalanlarını yazdırıyorlar. Gizli kamera ekipleri kurup adam izletiyorlar. Satın aldıkları eski 'yağcı şişman' köpeklerine yeni görevler vermişler." Ve (artık son olsun!) "Babıâli'nin en güçlü kalemlerinden birinin" kaleminden çıkmış şu satırlar: "Köpeklerinin bu yazıdan sonra nasıl havlayacağını da biliyorum: - 'Etikçi' o bendenizim, şimdi 'Tetikçi' oldu. - Hoşt. 'ETİKÇİYİM' var mı diyeceğiniz? 'Hortumcuyu, karaparacıyı savunuyor. Transfer parasını aldı, yolsuzlukla savaş bitti'. – İki kez hoşt." Görüyorsunuz, akşam akşam ne düzeysiz bir dil ve üslup... Ve bütün bu satırlar hangi "anafikir" için karalanıyor biliyor musunuz? Hangi anafikir için olacak, "Çukurova Grubu" anafikri için... Özkan'ın yazısını okuyup bir kenara bırakınca şöyle düşündük: "Babıâli"de genel yayın yönetmeni olmak ne zor işmiş böyle.... Yani şimdi Akad, Akşam'a yeni katılan bu "güçlü kalem"in, yani "Çukurova Medya Grup Başkanı"nın da mı yönetmeni olmuş oluyor? Akad açısından çok "tatsız" bir durum olsa gerek... Ama bu "tatsız" durum karşısında siz belki de şöyle mırıldanıyorsunuzdur: "Derdi size mi düştü? Madem öyle Akad da bu şartlar altında genel yayın yönetmeni olmasın!" Gerçekten de; bu haklı itiraz niçin aklımıza gelmedi ki... (K.B.) Üç manşet bir yorum...
Milliyet (7 Ocak):
Sabah (7 Ocak):
Vatan (8 Ocak):
Türker Alkan Radikal, 8 Ocak:
Görüyorsunuz, hiç fena değil Alkan'ın soruları... Meclis Dışişleri Komisyonu üyesi milletvekillerinin, kendilerine bilgi veren askeri yetkililere bu tür sorular sorup sormadığını bilmiyoruz, haberlerde bu yönde bilgi yok. Fakat "Irak'tan kitle imha silahları tehdidi"ni manşete taşıyan gazetelerin, bu haberi nasıl sundukları üzerinde biraz durmak istiyoruz... Üç gazete de "tehdit"i bağlamından kopartarak, hangi koşullar altında gerçekleşeceğini hatırlatmadan aktarıyorlar... Üç gazetenin sunumu da ABD'nin bütün dünyanın gözü önünde Irak'a saldırı hazırlıkları yapmakta oluşunu ve Türkiye'nin savaşa girme ihtimalinin ciddi bir ihtimal oluşunu içermiyor... Okuyanda, bunlardan bağımsız olarak "Irak'ın füzelerini Türkiye'ye çevirdiği" (gerçekten çevirdiyse eğer) duygusu uyandıran haberler bunlar... Bu haberlerin çıktığı gün, Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri, Bağdat'ta kendisiyle söyleşi yapan Cumhuriyet'ten Zeynep Oral'a şu soruyu soruyordu: "ABD bizi, en çok komşularımızı tehdit ediyoruz diye suçluyor. Siz söyleyin, size bir tehdit oluşturduk mu hiç? Bizim yüzümüzden kendinizi tehlikede hissettiniz mi?" Irak'ın "komşuları tehdit" açısından "masum" bir ülke olmadığını herkes biliyor... Fakat bugünkü koşullarda, eğer bir tehdit potansiyeli varsa, bunu ancak boğazı sıkılınca kullanabileceği de herkesin malumu değil mi? Oysa üç gazetenin manşetleri, zihinlere bunun tam tersini yerleştirmeye hizmet edecek bir içeriğe sahip: "Irak Türkiye'yi tehdit ediyor, e bu durumda o vurmadan birileri onu vursa fena mı olur?" (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |