|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hürriyet, hatıralarına hürmeten "Şehitler Anıtı"nın yükseltildiği "Mehmetçik"lerden "gözlerini kırpmadan canlarını veren kahramanlar" olarak söz ediyor... Ne malûm? Kahramanların "gözlerini kırpmadan" can verdiğini Hürriyet nereden biliyor? Yanlarında mıydı?
27 Ocak tarihli gazetelerde yer alan en "sorumsuz", en "kışkırtıcı" ve tabii herşeyden önce otoriteler önünde "en iyi reverans yapan" haber, hiç kuşkusuz Hürriyet'in "Cesarete bak" başlıklı haberiydi. "HADEP'li başkan, Şehitler Anıtı'nı yıkmaya kalktı" patlangacıyla güçlendirilmiş bu haber "Türk basını"nın sahip olduğu "refleksler" konusunda da çok aydınlatıcı bir örnek. Daha başlığından anlaşıldığı gibi, bu haber metni okurları bilgilendirmek amacıyla kaleme alınmamış. Belli ki, klavyenin başına geçen gazetecinin aklı fikri sadece şu soruyla meşgulmuş: "Nasıl yaparım da, Hürriyet okurlarının 'milli duyguları'nı şöyle bir güzel kaşıyabilirim?" Habere konu olan gelişmeler Diyarbakır'da Yenişehir Belediyesi sınırları içinde yaşanmış. DHA muhabiri Ramazan Yavuz'un verdiği bilgiye göre, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Diyarbakır Valiliği ve 7'nci Kolordu Komutanlığı, Geyran Caddesi'nin sonunda yer alan bir kavşağa "terör mücadelesinde gözünü kırpmadan canlarını veren kahramanlar için" bir anıt, "Şehitler Anıtı" adı verilen bir anıt inşaatı başlatmış. Ancak inşaat devam ederken, Yenişehir Belediyesi anıt için "imar izni alınmadığı" gerekçesiyle itiraz etmiş. Belediye Encümeni bu "kaçak" inşaatın hemen durdurulmasına ve inşaatın sahibi görünen valiliğe 5 milyar para cezası kesilmesine karar vermiş. Valilik ise bu karara itiraz ederek mahkeme kararıyla yürütmenin durdurulmasını sağlamış. Hürriyet işin bu safhasıyla ilgili olarak da "Böylece, Şehitler Anıtı'nı yıkılmaktan kurtaran Diyarbakır Valiliği, bu kez 5 milyar liralık para cezasının iptali için Diyarbakır Sulh ceza mahkemesi'ne başvurdu" diyor. Tuhaf bir açıklama Peki taraflar, Hürriyet'in iddiasına göre Yenişehir Belediyesi'nin elinden güçlükle kurtarılan bu anıt hakkında ne diyorlar? Diyarbakır Valisi'nin açıklaması gerçekten tuhaf. Vali Bey "Diyarbakır'ın yüzde 90'ının iskan ruhsatı yok. Belediye bunlarla mücadele edeceğine tüm şehitlerimizin anısını yaşatacak bu anıtla uğraşıyor. (...) Anıtın yapıldığı arazi de hazineye aittir" diyor. Açıklama tuhaf, çünkü Vali Bey'in bu açıklaması insana ister istemez "Battı balık yan gider!" deyiminde ifadesini bulan zihniyeti hatırlatıyor: Madem ki Diyarbakır'da hemen her yapı "kaçak", bu anıt da "kaçak" olsa ne olur! Hürriyet'e açıklama yapan bir diğer yetkilinin, Diyarbakır Vali Yardımcısı'nın görüşü de şöyle: "Bu anıt imar kanunundaki yapı kavramına girmiyor. Şehrin güzelleştirilmesine yönelik bir abide. Şehitler anısına dikildi ve çevre düzenlemesi yapıldı. Bölge estetik bir güzellik kazandı. Belediye kasıtlı davranıyor...." Peki ya suçlamalara hedef olan Yenişehir Belediye Başkanı ne düşünüyor? Başkan'a göre ise, söz konusu anıt izinsiz başlatıldı ve ancak bitme aşamasına gelinince kendilerine başvuruldu. Oysa şehir içinde büst ve anıt gibi abidelerin dikilebilmesi ilgili yasaya göre Büyükşehir Belediyesi'nin iznine tabi. Başkan şöyle devam etmiş: "Uygulamalarımızda herhangi bir kasıt yok. Yasalar ne diyorsa onu yaptık. Kim olursa olsun kent merkezinde anıt, büst veya yapı olsun inşaa ederken belediyeden izin alınması gerekiyor." Bir anıt hikayesi İsterseniz biraz da, Hürriyet'in haberinden söz konusu anıt hakkında birkaç önemli bilgi aktaralım: Anıt'ın "en üstünde Atatürk maskı gömülü Türkiye haritası, altında Atatürk'ün 'Vatan bir bütündür parçalanamaz' sözü, kemer içinde Mehmetçik heykeli ve iki yanında arslan heykelleri" bulunuyor. Şimdi siz söyleyin; Diyarbakır Yenişehir belediyesi sınırları içinde yaşanan bu anıt hikayesinin "Cesarete bak" başlığıyla haber yapılmasının gereği var mı? Belediye Başkanı'nın açıklaması yerinde bir açıklama değil mi? Tabii ki, belediye sınırları içinde yükseltilmek istenen her yapı gibi her anıt da ilgili belediyenin iznine tabi olacak. Şehir merkezleri, hangi amaçla olursa olsun izinsiz anıtlarla doldurulabilir mi? Mesela Hürriyet gazetesi günün birinde "Ben de plazamın önüne 'Türkiye Türklerindir' anıtı dikeceğim" diyerek izinsiz olarak anıt inşaatına başlayabilir mi? Anıt için seçilen şehir merkezinin Diyarbakır olması söz konusu izni gereksiz kılar mı? Eğer kılar derseniz, bir de bakarsınız ki bu "hassas" şehir merkezimiz her yeni tayin edilen Olağanüstü Hal Valisi, Diyarbakır Valisi ve Kolordu Komutanı'nın "Bir tane de bizden olsun" istekleri doğrultusunda anıtlardan geçilmez olmuş! Ayrıca şu hususu da unutmamamız gerekir: Diyarbakır başta olmak üzere bazı "hassas" illerimizin şehir merkezlerine niçin hep aynı konuyu işleyen anıtlar dikilir? Bu şehir merkezleri niçin hiç evrensel değerlere işaret eden anıtlarla tanıştırılmaz? Mesela "Ne Mutlu Türküm Diyene" özdeyişi ülkenin diğer bölgelerindeki şehir merkezlerini süslemezken niçin illâki bu "hassas" şehir merkezlerinin değişmez özdeyişi haline sokulur? Sorumsuzca "Cesarete bak" başlığını atabilen Hürriyet biraz da bu konulara kafa yorsa fena mı olur? Hürriyet, hatıralarına hürmeten "Şehitler Anıtı"nın yükseltildiği "Mehmetçik"lerden "gözlerini kırpmadan canlarını veren kahramanlar" olarak söz ediyordu.... Ne malûm? Kahramanların "gözlerini kırpmadan" can verdiğini Hürriyet nereden biliyor? Yanlarında mıydı? "Gözlerini kırpmadıklarını" gözleriyle gördü mü? Acılı anababalarına, eşlerine, çocuklarına, kardeşlerine, yakınlarına sordu mu; sahiden öyle miymiş, onlar da böyle mi düşünüyormuş?? Bir gazetenin böyle bol keseden konuşabilmesi de "cesaret" ister doğrusu... (K.B.) Medyanın psikolojisi Nuriye Akman'ın Prof. Nevzat Tarhan'la gerçekleştirdiği çok ilginç röportaj 28 Ocak'ta Zaman gazetesinde yayımlandı. Emekli bir asker olan, halen Memory Centers of America adlı nöropsikiyatri merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yürüten, 100'ün üzerinde yayını bulunan Tarhan'ın son kitabı "Psikolojik Savaş..." Nuriye Akman, söyleşide Tarhan'a Türkiye'deki bazı kurumların psikolojisi, sivil-asker ilişkisinin psikolojik yanları üzerine çeşitli sorular sormuş. Tarhan'ın, "Türk medyasının psikolojisi" faslında söylediklerini aktarıyoruz: "Medyanın psikolojisinde narsisistik özellikler ön plana çıkıyor. Kendilerini özel ve önemli görme, ben merkezcilik, güç, başarı, şöhret, para, güzellik, aşkın abartılı kullanımı ve eleştiriden rahatsız olmak gibi özellikler taşıyorlar. Sıradan insan olma korkuları var. Haber mağdurlarına empati yapamama, mesleki çıkarın toplum çıkarlarının önünde tutulması gibi hastalıkları var. "Çıkarları olan yerde yapay bir tevazu gösteriyorlar. Son kokteylde esas duruşta olan gazeteciler ilginç bir görüntü oluşturdu. Genelkurmay Başkanı kendi-lerine, 'sivil generaller' diye hitap etti. Bu, onları onurlan-dırmak değil, emir almaya gelmiş insanlar olarak görmektir. Davet edilmeyen basın mensuplarının 'cezalandırıldığını' söyledi bir orgeneral. Sanki kendisi aslan terbiyecisi, karşı taraf eğitim ve vesayete açık bir topluluk. Aslında demokra-tik toplumlarda güvenlik güçleri bekçidir, aslan terbiyecisi değildir. Devlet değil, millet patrondur. Basın mensupları da kamuoyunu temsil eden, kamuoyu adına güvenlik güçlerini sorgulayan kişilerdir. Medya da mesleğini şahsi yararına değil, toplum yararına nasıl kullanacağı kaygısı ile hareket etmeliydi..." (A.G.)
Önce Tamer'i, sonra Benmayor'u okuyun, eğlenceli oluyor! Önce Milliyet'ten (27 Ocak) Meral Tamer'in "Davos" başlıklı yazısından kısa bir alıntı: "Türbanlı eşler ise sadece Türk medyasının ilgi odağıydı. Davos'ta yıllardan beri her millet kendi kıyafetiyle dolaştığından, yabancıların dikkatini çekmedi bile..." Davos'ta düzenlenen "Türk Gecesi"nde bulunmasak da, Tamer'in bu değerlendirmesine katılmamak mümkün mü? Zaten başka türlüsü mümkün mü? Kırkiki milletten insanın katıldığı Davos ve benzeri toplantılarda, "güzelmiş/ çirkinmiş ya da yakışmış/ yakışmamış" gibi "ilgiler" dışında zaten kim kimin kıyafetiyle ilgilenir ki?.. Ayrıca niçin ilgilensin ki?.. Dolayısıyla, muhakkak böyle olmuştur; "Türk Gecesi"nin Türkiye'den gelen "türbanlı eşler"i "Türk medyası"nın dışında kimsenin "ideolojik" ilgisini çekmemiştir. Hadi öyleyse görelim bakalım "Türk medyası"nın ilgisi ne durumdaymış? Fazla uzağa gitmeyeceğiz; Milliyet'in yakını Hürriyet'e göz atacağız.... Hürriyet gazetesi geçen pazar gününü tembellikle geçirmiş olacak ki, manşete olmayacak bir "haber" taşımış. Gazetenin 27 Ocak tarihli sayısının manşetinin konusu bir Hürriyet muhabiri! (Biliyorsunuz, biz buna "muhabiri haber yapmak ilkesi" diyoruz!) Davos'ta "Türk Gecesi"ni izleyen Gila Benmayor (muhabirin büyükçe bir fotoğrafı da unutulmamış) "gece"de karşılaştığı bir Fransız televizyon gazetecisinin kendisine yöneltiği bir soruyu aktarıyor: "Kendine türban takmak için kaç yıl veriyorsun?" Nitekim Hürriyet'in manşeti de bu sorudan hareketle tasarlanmış: "Davos'ta Gila'ya sorulan soru"(!) "Gila" ve Hürriyet bayağı ısrarcı da; haberin devamında yine benzer bir manşet: "Türban için kendine kaç yıl veriyorsun". Başka bilgi beklemeyin, hepsi bundan ibaret... Manşetlerde tekrarlanan bu soruya ek olarak bir de "Gila"nın şu kısa değerlendirmesi var: "Belki o gece orada bulunan çoğu yabancı davetlinin kafasındaki soruyu dile getiriyor. Belki türbanın en hararetli tartışıldığı Fransa'dan geldiği için soruna hepsinden fazla hassas." Ne diyelim, "belki".... Oysa hatırlayalım, ne diyordu Milliyet'ten Meral Tamer: "Türbanlı eşler ise sadece Türk medyasının ilgi odağıydı. Davos'ta yıllardan beri her millet kendi kıyafetiyle dolaştı-ğından, yabancıların dikkatini çekmedi bile..." Peki Hürriyet'in bu "hafif" man-şetinin hiç mi bir değeri, önemi yok? Hiç olmaz olur mu? Söz konusu manşetin tek bir değeri ve önemi var, o da "Gila"nın hayatında ilk kez "manşet olması"! (K.B.)
"Paşa" haberi: Sabah, Vatan ve Zaman'dan farklı değerlendirme Türk gazeteciliğinin çok sayıda kutsal formülü var... Bu formüller arasında yer alan ve kayda değer bir titizlikle uygulanan birini basitçe şöyle tanımlayabiliriz: "Siviller ve askerler arasında görüş ayrılığı varsa, askerlerden yana tavır alınır..." Bu tavrı yansıtan klasikleşmiş, sembolleşmiş kelimeler, cümleler, kalıplar da vardır. Mesela yüksek rütbeli bir komutan hükümete, bir hükümet üyesine ya da herhangi bir siyasetçiye karşı bir düşünce açıkladığında, mutlaka "Paşadan tokat gibi sözler...", "Komutan zehir zemberek...", "Komutan sert çıktı..." gibi kalıplar tercih edilir.... Bu tür çıkışların gazetelerdeki yeri de genellikle manşetler ya da sürmanşetlerdir. (Anlattığımız bu "hal"in ve onun haberleştirilmesinin son örneğini 8 Ocak'taki Genelkurmay kokteyli vesilesiyle yaşamıştık...) Şimdi de sıra en taze örnekte... AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'la KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş arasındaki Annan Planı'na ilişkin söz düellosunun zirveye çıktığı gün, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman Kıbrıs'a gitti ve Denktaş'a basının önünde "Arkanızdayız, Annan Planı kabul edilemez" dedi... Kıbrıs konusunda basının da kafasının karışık olmasından kaynaklansa gerek, durum "tokat gibi"ye ziyadesiyle uysa bile, bu tür başlıklarla karşılaşmadık... Fakat ilginç bir şey oldu. Üç gazete bu habere birinci sayfalarından yer vermedi: Sabah, Vatan ve Zaman... Özellikle Hürriyet ("Kritik dönemde asker desteği: Merak etme ordu arkanda") ve Milliyet'in ("Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman Lefkoşa'da Denktaş'a moral verdi, onu eleştirenlere sert mesaj yolladı: 'Size hayranız' ") sürmanşetleriyle kıyaslayınca, bu tercih bize epeyce anlamlı göründü. Keşke bu habere ilişkin yazıişlerinde mutlaka yapılmış olan tartışmayı okurlar da bilebilse... Kimbilir, belki meslektaşlarımız bize yazarlar, biz de size aktarırız... Haksızlık etmemek için şunu da ekleyelim: Haberi sürmanşetten veren Yeni Şafak ve birinci sayfadan genişçe kullanan Radikal'in böylece sanki izledikleri "Kıbrıs'ta barış" çizgisinden saptıklarını ima ettiğimiz sanılmasın... Zaten ikisinin sunumları da Hürriyet ve Milliyet'ten çok farklı ve zaten, bu haberi birinci sayfadan göstermemenin gazetecilik açısından ille de isabetli bir tutum sayılması gerektiği konusunda kesin bir fikrimiz yok. Tartışmaya açık bir konu, o nedenle "keşke meslektaşlarımız bunu tartışsa" diyoruz zaten... (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |