|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Artık belli oldu: ABD, ne kadar zorlarsa zorlasın, BM Güvenlik Konseyi'nden istediği türden bir 'savaş kararı' çıkartamayacak; Konsey'in 15 üyesinin yarıdan fazlası Irak'ın elinde 'kitle imha silâhları' bulunduğuna inanmıyor çünkü... ABD, Irak'a saldıracaksa, bunu BM'den ikinci bir karar çıkartmadan yapmak zorunda... Almanya'nın Fransa ve Rusya'yı da yanına alarak oluşturduğu 'red cephesi', BM'den çıkacak kararın 'veto' edilmesini de garantiliyor... Amerika ile İngiltere açısından durum bayağı karışık: Ellerinde BM'nin 1441 sayılı kararı var ve isterlerse o kararın "Irak BM silâh denetçileri ile tam bir işbirliği yapmalıdır" şartını, Blix-Baradei ikilisinin "Tam işbirliği yapılmadı" tespitine dayanarak 'savaş izni' olarak kullanabilirler; George W. Bush ile Tony Blair'in şimdiye kadarki açıklamaları bu niyeti açığa vuruyor... Ancak, onların bu dayatması, NATO ve AB'den sonra, bu defa BM sistemini de çökme noktasına getirecektir... Biliyoruz, Washington'daki 'savaş lobisi' gözü dönmüş şahinlerden oluşuyor, bu tamam, ama yine de ABD-İngiltere ikilisi yola yalnız çıkmakta zorlanacaktır... Bu noktada Türkiye'nin tavrının önemi büyük. Ankara'da savaşı başvurulacak en son yöntem olarak gören bir hükümet var. Başbakan Abdullah Gül, barışçı çözüm arayışına Almanya ve Fransa'dan çok önce girdi. İki önemli Avrupa ülkesinin son girişimi, muhtemelen, Türkiye'den aldıkları cesaretle yakından ilgili. Ne kadar aksi iddia edilirse edilsin, Türkiye'nin kapsamlı oluru elde edilmeden, ABD, Irak seferini göze alamaz; Türkiye'nin aktif katılımı savaşın olabilirliği için asgari şart... Almanya ve Fransa, kendilerine özgü sebeplerle, ABD'ye karşı çıkarken, Türkiye'nin de "Hayır" diyeceği varsayımına dayanıyorlar... Peki, Türkiye, AB'nin en önemli iki ülkesi olan Almanya ve Fransa ile beraber hareket edip savaşın çıkmasını önleme yönünde mi tavır alacak? Türkiye'nin uzun vâdeli çıkarları, savaşın çıkmaması ve savaş ortamının biran önce geride bırakılmasıyla yakından ilişkili. Bu bakımdan, Ankara, kısa vâdeli çıkarları Washington'a kulak vermesini gerektirdiği ve savaş çıkacakmışcasına kapsamlı tedbirler de aldığı halde, ciddi tereddütler geçiriyor. Almanya ve Fransa'nın "İhtilâfa barışçı çözüm bulunsun" yaklaşımları, aynı yaklaşımı çok önceden benimseyen Türkiye için yeni bir tereddüt sebebi... ABD'ye meydan okuyan, tavırlarıyla NATO ve AB'yi çatlatan Almanya-Fransa cephesi, bu tavrı alırken Türkiye'den etkilendikleri halde, Ankara'yı hesaba katmayan, hatta bazen rencide edecek kadar umursamaz bir biçimde davranıyorlar. ABD'ye meydan okumak için seçtikleri NATO zemini bile, "Türkiye'ye saldırı olursa biz bunu diğer NATO üyelerine yapılmış bir saldırı saymayız" diye anlaşılacak yanlış bir mesaj verecek tarzda kullanılıyor. Bu iki ülkenin Türkiye'yi neden muhatap almadıklarını anlamak gerçekten zor. Onların bu zâhiren 'dışlayıcı' tutumları, herhalde hiç amaçlamadıkları bir sonucu doğuruyor ve Türkiye'yi ABD'ye biraz daha yaklaştırıyor... Oysa, Türkiye, savaşın önlenmesinde, Almanya ile Fransa'nın başını çektiği 'red cephesi' ülkelerinden daha fazla etkili olabilecek bir ülke. Avrupa'da bir tek Türkiye'nin "Hayır" demesinin Washington'un savaş planlarını boşa çıkartacak bir kıymet-i harbiyyesi bulunuyor. Washington'un baskısına mâruz Ankara, Berlin ve Paris'in, Kopenhag Zirvesi sırasında Türkiye'nin AB üyeliği konusunda anlayış göstermekten kaçınmalarının şokunu henüz üzerinden atmış değil. İki başkentin şimdiki tavırları da Ankara'nın tereddütlerini gidermeye yaramıyor... Savaşı hiç istemeyen Türkiye, benzer bir çizgiye yeni gelen Almanya ve Fransa ile AB içerisinde pekâlâ bir 'savaş karşıtı' blok oluşturabilirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Alman Şansölye Gerhard Shröder, bu fırsatın kaçmasına kim(ler)in sebep olduğu konusu üzerinde uzun uzun düşünmeli... Türkiye, ABD'yi de 'savaşsız çözüm' çizgisine getirme yönünde çabalarını sürdürmeli.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |