|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hürriyet gazetesi, "Irak işi"nin "çocuk oyuncağı" olduğunu göstermek uğruna, bırakın "gazetecilik ahlakı"nı , "gazetecilik aklı"nı da peynir ekmekle yemeğe karar vermiş anlaşılan… Gazetenin 19 Şubat tarihli sürmanşeti, "Irak doğumlu Mehmetçik"in havaalanında ayaküstü sarfettiği bir sözden ibaret: "IRAK ÜÇ GÜNLÜK İŞ…"
Hürriyet genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün, "Irak'ta savaş çok kısa sürecek, böyle bir savaşa katılmayıp Amerika'yı küstürmeye değmez" yazılarına zaman zaman birinci sayfadan da "haberlerle" destek verildiğini biliyorsunuz… Bunlardan birinden burada da söz etmiştik… Hani, Amerikan basınında sürüsüne bereket "savaş senaryoları"nın birini "savaş planı" diye sunmuştu bu gazetemiz, öbür büyük Sabah'la birlikte… Hani Sabah, sözde "plan"daki "Üçüncü gün Saddam kimyasal bomba atacak", "Beşinci gün Saddam'ın muhafızları karşı saldırıya geçecek" türünden, karşı tarafın muhtemel hareket tarzlarını da içeren bilgileri ayıklamayı akıl etmişti de, Hürriyet etmemişti ve böylece bunun bir plan değil, bir savaş oyunu (senaryo) olduğu açığa çıkmıştı… Ertuğrul Özkök, "Kısa sürecek, ABD'yi küstürmeye değmez" içerikli ilk yazısını, işte bu "plan"da verilen "10 gün" vadesini esas alarak yazmıştı. Bundan bir süre sonra, bir başka yazısında vadeyi iki güne indirdiğini de hatırlayacaksınız…
SON NUMARA
Hürriyet, okurlarına "Irak işi"nin "çocuk oyuncağı" olduğu duygusunu aşılama konusunda belli ki çok kararlı. Gazete, 19 Şubat'ta bu "iş"i sürmanşete taşımış. Ama ne taşıma! "Irak doğumlu Mehmetçik: IRAK ÜÇ GÜNLÜK İŞ… Acemi eğitimini Antalya'da tamamladıktan sonar Diyarbakır'daki birliğine katılmak için kente gelen Doğan Samur, Irak doğumlu…" Şimdi bakın, bir gazetenin "Türkiye'nin ulusal çıkarlarının ABD'nin yanında savaşa katılmasından geçtiğine" inanmasına "eyvallah" diyebiliriz; bir gazetenin, okurlarını, "bu iş"in maddi-manevi maliyetinin yüksek olmadığına ikna edebilmek için -ciddi kanıtlara, tahlillere dayanmak şartıyla- sadece 3-5 gün süreceği yönünde haberleri öne çıkarmasına da "eyvallah" diyebiliriz… Ama bir gazete, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan yüzlerce "savaş oyunu"ndan birini alıp, bunu ABD'nin savaş planı gibi sunamaz ve buradan yola çıkarak "On günlük iş canım" falan diyemez… Gene bir gazete, okurlarını bu yönde ikna edebilmek için Hürriyet'in 19 Şubat'ta düzdüğü türden sürmanşetler düzemez. Çünkü yapılan iş, bırakın "gazetecilik ahlakı"na falan, "gazetecilik aklı"na uygun değildir. Gelin, haberin izini sürerek bunun bırakın sürmanşet falan olmayı, küçük bir haberlik bile "haber değeri" taşımadığını göstermeye çalışalım…
SAMUR GENELKURMAY BAŞKANI MI?
Her şeyden önce soralım: Doğan Samur ne genelkurmay başkanıdır ne kurmay subay, dolayısıyla onun "Irak üç günlük iş" demesinin neresi haberdir? Yoksa, "Mehmetçik"in "Irak doğumlu" olduğunun hem üst başlıkta, hem de alt başlıkta vurgulanmasında mı yatıyor ilk bakışta görülmeyen haber değeri? Evet, evet, galiba öyle… Gazete bize şunu demek istiyor galiba: "'Irak üç günlük iş' diyen Mehmetçik, öyle sıradan bir er değil, Irak'ı tanıyor, o nedenle söyledikleri önemli…" Yani, başlık-alt başlık-üst başlık kombinasyonu içinde kaldığımız takdirde şunu söyleyebiliriz: Bu yargı, mesela İstanbul doğumlu bir er tarafından dile getirilseydi, Hürriyet'te haber olmayacaktı… Ne var ki, daha birinci sayfa spotlarında yer alan, "Samur'un, babasının işi nedeniyle 6 yaşına kadar Irak'ta yaşadığı" bilgisiyle birlikte bu argüman da çöküyor… Anlıyoruz ki, o da Irak konusunda Hürriyet'çilerin bildiğinden fazlasını bilmiyor… Devam edelim… "Irak üç günlük iş" mottosu da problemli… Çünkü haberden anlıyoruz ki, bu, muhtemelen Doğan Samur'un gerçek düşüncesi değildir. Bu, gene muhtemelen onun sadece annesini teselli etmek için söylediği bir sözdür. Haberden aktaralım: "Gözleri pırıl pırıl. Kendine güveni sonsuz. Geride aklında kalan hiçbir şey yok belli ki. Bir tek annesinin mağrurluğu (valla aynen böyle –Kronik Medya). Gerçi onu da teselli etmiş, 'Türk askeri kayıp vermez anne, üç günlük iş' diye…"
'VURURUM BİRKAÇ IRAKLI'
Haberde, insanı irkilten başka satırlar da var. Samur'un sözlerinden, Hürriyet'in spota çektiği şu cümleler gibi: "Bir arkadaşım, babası asker olduğu için Ankara'ya gider sanıyordu, Osmaniye mekanizeye gitti. Oradan sınıra gideceğini biliyor. 'Ne yapalım, vururum birkaç Iraklı' dedi, gitti." Bunlar ne kadar rahat gazetecilikler böyle? Ellerini ne kadar rahat alıştırmışlar böyle? "Ne yapalım, vururum birkaç Iraklı" ha? Olabilir, zaten havaalanında ayak üstü verilen bir "söyleşi"de "Mehmetçik" o anda aklına geleni söylemiş olabilir, tamam da gazetecilikte redaksiyon diye, ayıklama diye bir şey yok mu? Yazıişleri uyuyor mu? (Laf olsun diye söylediğimizi anlamışsınızdır, uyumuyor tabii, bu lafı alıp birinci sayfa spotuna yerleştiriyor.) Son olarak: Bu haberi yazan gazeteci bir kadın olmasaydı, savaşa giden bir askerin "Gözleri pırıl pırıl. Kendine güveni sonsuz. Geride aklında kalan hiçbir şey yok belli ki" cümleleriyle anlatılmasına itiraz etmezdik. Ama o bir kadın… Şenay Ordu, savaşa sevgilisini ya da erkek kardeşini gönderseydi, gözlerinde aynı şeyleri okur muydu acaba? (A.G.)
Sabah'tan, hiçbir 'özür'ün gideremeyeceği bir ayıp
Sabah, uzun bir süredir "tek insan" öykülerini manşetten, sürmanşetten veriyor… Temelde itiraz edilemeyecek bir tercih ama sanki "siyasi" bir gazete için işin dozu biraz kaçtı gibi… Ülkenin, bölgenin ve dünyanın büyük alt-üst oluşlara gebe olduğu bir dönemden geçtiğimiz de gözönüne alınırsa hele… Ama dediğimiz gibi, bir tercih bu ve temelde bir itirazımız yok. Uygulama, Sabah'ın (19 Şubat) 16 yaşındaki bir liseli kıza ettiğini bütün Türkiye'nin gözünün içine sokacak bir sonuç vermeseydi, burada hiç söz bile etmeyecektik bu tercihten. Lafı daha fazla uzatmadan, gazetenin 19 Şubat tarihli sürmanşetini aktaralım.,. "ÜZGÜNÜM KIZIM YALVARIRIM AFFET" başlıklı haberin alt başlığı ve spotları da şöyle: "Birlikte yaşadığı erkeğin, kızını 14 yaşındayken hamile bırakmasına korkup sessiz kalan anne şimdi çok pişman… Özenç Arabacı, 4.5 yıldır birlikte yaşadığı Gaye S.'nin kızına 14 yaşındayken tecavüz etti ve hamile bıraktı. Bebek 11 aylık oldu. Anne S., hep sessiz kaldı. Sonunda şikâyetçi oldu ve şöyle dedi: 'Özenç önce kızıma zorla sahip oldu. Kafama tabancayı dayadı, şikâyet edersen öldürürüm dedi. Ne zaman ki 11 yaşındaki oğlumu da kirli emellerine alet etti, işte o zaman her şeyi göze aldım.' " Daha 14 yaşında korkunç bir drama maruz kalan "16 yaşındaki M."nin bir günlük gazetede asla teşhir edilmemesi gerektiğini söylemeye gerek yok değil mi? Nitekim haberi üçüncü sayfalarından duyuran Akşam ve Vatan, genç kızın fotoğrafını, kesinlikle tanınmayacak biçimde kapatarak kullanmışlar. (Akşam'ın haberinde gene o "gibi"li münasebetsizliklerden biri var: "Lolita filmi gibi…"). Sabah da öyle kullanmış fotoğrafı ama haberin iç sayfalardaki devamında… Birinci sayfada, gazetenin en tepesinde ise, gözlerinde incecik bir bantla, onu tanıyanların derhal teşhis edecekleri kadar ince bir bantla sunuluyor fotoğraf. Düşünüyoruz düşünüyoruz, hiçbir sonuca varamıyoruz… Sabah'çılar neden öyle kullandılar o fotoğrafı? Mutlaka aralarında tartışmışlardır, yani "kaza"yla, "gözümüzden kaçmış"la açıklanamayacak bir durum var ortada. Rica ediyoruz, lütfen açıklasınlar; hangi akılla, hangi vicdanla o fotoğrafı oraya koydular? İçerde gereğini yapıp birinci sayfada yapmamak, "gazete estetiği" kaygısını akla getiriyor. Öyle midir? Değilse, nedir? Unutmayın, "M." daha 16 yaşında ve liseye gidiyor. (A.G.)
'Eşkomutan'a Oktay Ekşi bile inanmamış
19 Şubat tarihli Kronik Medya'da, Vatan ve Dünden Bugüne Tercüman gazetelerinin iç sayfalarda, küçük; Hürriyet'in ise manşetten değerlendirdiği bir haberden söz etmiştik. Üç gazetenin de kaynaksız, "belirtildi" faslından verdiği habere iki "küçük" gazetenin ayırdığı yerle "büyük gazete"nin ayırdığı yeri kıyaslarken de şöyle demiştik: "Bizim kanaatimiz, Vatan ve Tercüman'ın, 'çok önemli' fakat 'gavenilirliği zayıf' haberler karşısında gazetecilerin gösterdiği tipik refleksle hareket ettiği yönünde: Haberi 'gör' fakat 'büyütme…' " Hürriyet'in, haberi manşetten değerlendirmesini de şöyle yorumlamıştık: "Burada belli ki sadece 'haber değerleri'yle hareket eden bir gazetecilikle değil; değerlendirmesine 'Türkiye'nin ABD'nin yanında olmasının iyi olacağı' inancını da katan bir gazetecilikle karşı karşıyayız…" Hatırlayacaksınız, Hürriyet'in, devam sayfasının başlığı için "KUZEY IRAK'TA EŞKOMUTANLIK" başlığını uygun bulmasını da bunun bir kanıtı olarak göstermiştik. Çünkü bizzat Hürriyet'in kendi haberinde, "olası savaş" durumunda Kuzey Irak'taki "komuta tablosu" şöyle tasvir ediliyordu: "K. Irak'a 40-55 bin arasında Türk askeri girecek. Bölgede bir Türk, bir ABD'li iki eşkomutan görev yapacak. 15 bin Mehmetçiğe Türk general komuta edecek. Diğer Türk askerleri ise ortak komuta merkezine bağlı olarak bulunacak. Bu Türk birliklerine emri ise ABD'li komutan, Türk komutan aracılığıyla iletecek... Mehmetçik, Musul'un kapısına kadar gidecek." Tabloyu aynen böyle aktaran Vatan ve Tercüman'ın, durumu haklı olarak "Komutan ABD'li, yardımcısı Türk" diye tanımladığını da hatırlattıktan sonar şöyle demiştik: "Herhalde haberi sızdıran 'kaynak' bile Hürriyet'in bu habere 'KUZEY IRAK'TA EŞKOMUTANLIK' başlığını koyacağını düşünemezdi…" … Ve bu manşetten bir gün sonra Hürriyet gazetesinin Oktay Ekşi imzalı başyazısı… Dediğimiz gibi, gazetesinin manşeti, Oktay Ekşi'yi bile ikna etmemiş. İşte yazdıkları: "Şimdi bir yandan 'Hâlâ görüşmeler sürüyor' haberleri okuyoruz, öte yandan 'Türk askerinin Amerikalı komutan emrine verilmesini hakaret saydığımız'ı unutmaya çalışıyoruz. Çünkü yine verilen bilgiler, 'Irak'a girecek 45 bin civarındaki Türk askerinin üçte birinin Türk komutana bağlı olacağını, kalanın Amerikalı komutanın emrine gireceğini' ortaya koyuyor. Efendim, 'Amerikalı generalin yanında ona yardımcı sıfatıyla bir Türk general bulunacakmış. Bizim birliklere bizim general emir verecekmiş'. Ya başka nasıl olabilirdi ki? Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman generallar Türk askerini başka türlü mü kumanda ediyordu?" Ekşi'nin yazısını okurken farkına varmamıştık, şimdi sizin için aktarırken daha iyi anlıyoruz: Gazetenin başyazarı gazetesinin bir gün önceki manşetiyle polemik yapıyor aslında. "Ona 'eşkomutanlık' falan demezler" demeye getiriyor… Bizim bu tartışmada Ekşi'nin tarafını tuttuğumuzu söylemeye gerek yok herhalde. (A.G.) İKTİBAS YOLUYLA MİSAFİR 'Küçük pazarlıklar..." Dünden Bugüne Tercüman gazetesi yazarı Gülay Göktürk'ün 18 Şubat tarihli yazısının son bölümü... Bir ay kadar önceki bir yazımda, "ulusal çıkarlar adına kazanacak tarafta yer almayı" savunanlara şöyle seslenmiştim: "Yanlış ata oynuyorsunuz. Sizin kazanacak taraf dediğiniz ABD, daha şimdiden mağlup... Üstelik Irak'a saldırsa da, saldırmasa da, savaşta kazansa da kazanmasa da mağlup. Çünkü siyaseten mağlup... ABD'nin daha saldırmadan, savaş başlamadan mağlup olduğunu görmek için ne öyle derin "kurmay" bilgilerine, ne de dış politika uzmanı olmaya ihtiyaç var. Bush yönetimi daha şimdiden barışı savunan Fransa-Almanya ittifakı karşısında mağlup... Amerikan düşmanlığının yaygınlaşacağı Ortadoğu karşısında mağlup... Avrupa kamuoyu karşısında mağlup... Türkiye halkı karşısında mağlup... BM kararı için ısrar eden, harekâtın meşruiyetini sorgulayan uluslararası toplum karşısında mağlup... Ve kendi barışçı kamuoyu karşısında mağlup... Hayat bize siyaseten mağlup olanların geçici askeri başarılar kazansalar bile, bunu korumalarının mümkün olmadığını bir kez daha göstermeye hazırlanıyor." Bu satırlar; daha aradan bir ay geçmeden, Cumartesi günü, dünyanın beş kıtasında birden yükselen barış pankartlarıyla doğrulandı. O pankartlar, ABD'nin siyasi mağlubiyetinin ilanıdır bir bakıma. Dünyadaki yeni saflaşmanın ortaya çıkışıdır. Demokrasi ve hukuk cephesiyle, şiddet ve hukuksuzluk cephesi arasında bir ayrışmadır... Eğer meseleye bu perspektiften bakar ve kurulan "yeni dünya"yı görürseniz, şu anda ABD'yle yapılan pazarlıkların ne kadar küçük pazarlıklar olduğunu,; vazgeçtiğiniz şeyin 20-30 milyar dolarla ölçülemeyeceğini, hatta hatta, yeniden oluşan bir dünya tablosu içinde, "Kuzey Irak'taki Kürt faktörü" denen şeyin bile ne kadar "küçük" kaldığını görürsünüz."
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |