T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Bir kararda durmayalım, kalk gidelim dosta gönül

Geçen hafta izne çıkışım biraz apar topar olmuştu farkındaysanız. Her zaman yaptığım gibi size durumu kendi kalemimle bildirememiştim. Çünkü vaktim yoktu.

Gazete yönetimi gitme dedikten sonra, kapıları da kontrol altına alınca, bir tünel açarak çıkmaktan başka çarem kalmamıştı.

Yahu ne zormuş bu tünel işi! Cezaevinden firar eder hani mahkumlar... Filmlerde görürdük de kolay sanırdık. Değilmiş.

Yıllık iznin bir kısmını bitirip döndükten sonra baktım ki açtığım çukur hâlâ yerli yerinde duruyor. Daha onu kapatmaya fırsat bulamadan Selahattin Bey "Hazırlan Ankara'ya gidiyoruz" deyiverdi.

Tünelin hesabını sormayışına sevinsem mi bilemedim. "Hayrola, ne işimiz var Ankara'da?" diye hesap sormak da olmaz; ne de olsa koskoca Genel Yayın Yönetmeni! Üstü kapalı olarak nâzikâne sormaya çalıştım, ifadelerime dikkat ederek.

- Ankara'da ne yapılır? Tayyip Bey'le görüşeceğiz, Başbakan ile görüşeceğiz, şûrâya katılacağız...

Sayıp döktü bir kalemde.

Anlaşıldı, program kalabalık.

Ve yine anlaşıldı ki epeyce kızgın.

Üstüne gitmeye gelmez.

"Ne şûrâsı?" demek bile abes.

"Tamam" deyip hazırlandık.

Ahmet Taşgetiren, Mehmet E. Yavuz, Mustafa Karaalioğlu, Selahattin Bey ve bendeniz, yola çıktık. Ali Bayramoğlu ile Kürşat Bumin bizden ayrı gitmişler, Ankara'da buluştuk.

Bizim büyük patron da oradaydı.

Selam, sohbet faslından sonra kapağı otele attık. Ertesi sabah görüşmeler başladı.

Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat lafını bilirsiniz.

Doğrusu, güzel bir laftır o.

Güzeldir de ben bu sefer tersini yapsam, daha mı iyi olur acaba düşüncesinde dönüp durmaktayım.

Yol boyunca saat başı mola verdiğimizden başlayabilirim mesela.

Sapanca Gölü kenarında çay molası, Bolu Dağı tepesinde Cafer Usta'da yemek molası, Bolu'yu geçtikten sonra bu molalar iyi oluyor, bir mola daha verelim kararına bağlı olarak keyif ve ihtiyaç molası...

Çaylar şirketten!

GÖRÜŞMELER NASIL GEÇTİ?

Görüşmelerin nasıl geçtiğini, nelerin konuşulduğunu, nelerin 'ofdırekord' olduğunu, nelerin olmadığını, savaş hakkında Ankara dolaylarında nasıl düşünüldüğünü, hatta daha fazlasını diğer arkadaşların köşelerinde detaylı şekilde bulacaksınız.

Bu cümleden hiç değinmeyeceğim anlamı da çıkabilir şüphesiz.

Fakat o takdirde otel masrafımı cebimden ödemek zorunda kalabilirim.

Öyle ya madem görüşmeleri yazmayacaktın, niye geldin derler adama.

En iyisi birkaç satır da olsa izlenimler halinde bahsetmek.

Ayıptır söylemesi, yanıma o tür bir ödemeye yetecek para da almamışım.

Kredi kartı derseniz, geçmeyebilir burada. Zira Ankara'nın havası suyu gibi, şartları da farklı.

Savaş geliyor düşüncesinden hareketle, tedbir medbir olaraktan 'geçmez' diyebilirler bakarsınız. Test etmeye bile lüzum yok.

* * *

İlk olarak Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz'le görüştük.

Sonra Tayyip Erdoğan'la.

Konu savaş.

Çıkacak mı, çıkmayacak mı?

Çıkarsa biz ne yapacağız?

Ne olacak, nasıl olacak, niçin vs.

Soru çok, fakat cevapların aynı çoklukta olduğunu söylemek zor. Çünkü bazen iki farklı sorunun, ortak bir tek cevabı olabiliyor bu mevsimde.

Görüşmeler sırasında en yoğun hissettiğim şey, karnıma giren ağrılardı.

* * *

Tayyip Erdoğan'la yaptığımız toplantı bittikten sonra üst katta yemeğe çıktık.

Biz kadayıfa geçtiğimiz sırada dışarıda işçiler sendikal hakları için slogan atmaktaydı.

Karın ağrılarım arttı.

Ne zaman Ankara'ya gelsem, böyle oluyor. Bu işte bir tuhaflık var.

NEREYE GİRECEĞİMİZ HAKKINDA

Vaktiyle şöyle bir şey yazmıştım:

"AB bizi almazsa, biz de ABD'ye gireriz."

Çoğunluğa uyarak siz de bunu şaka bellemiş, ciddiye almamıştınız muhtemelen.

Aradan aylar geçtikten sonra (Kopenhag günleriydi o cümleyi yazdığımda) bu düşüncenin şakadan ibaret olmadığı ortaya çıktı gördüğünüz gibi.

Bir emekli paşa, ABD ile komşu olacağımızı, sevinmemiz gerektiğini söyledi.

İsteyen sevinebilir ama ben henüz bunun doğru olup olmadığına karar veremedim.

Üzerinde düşünmeye devam ediyorum. Ve uzun sürecek gibi gözüküyor.

Ankara'da bütün hesaplar, gördüğüm kadarıyla, "Bu işten en az zararla nasıl çıkarız?" şeklinde yapılıyor. Yani bir zarar olacağı kesin.

SAVAŞ OLACAK MI?

Telefonla fikir danışan arkadaşlar oldu. Bazı okurlar ısrarla soruyor: "Savaş olacak mı?"

Benim cevabım kesin: "Olmayacak!"

- Amerika'nın bu kadar hazırlığı, yığınak yapması...

- Tamam, hiçbirini yok sayamayız elbette. Fakat bu bir savaş değil, sadece bir saldırı.


20 Şubat 2003
Perşembe
 
MEHMET ŞEKER


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED