|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Süleymaniye olayından beri bir "askeri güç meselesi"dir gidiyor. Büyük devlet olmanın koşullarını güçlü ve savaşkan bir orduyla tanımlayanlar ortalıkta dolaşıyor. Ne var ki, bırakın büyük devlet olmayı, sadece asker gücüne ve güç tehdidine dayanan onca yıllak politikaların iflas ettiğini, salt askeri güç fikriyle yolun pek kısa olduğunu ve bittiğini kimse aklına getirmiyor. Bu, Türkiye'nin iç politikası kadar dış politikası için de geçerlidir. Unutmamak gerekir. Askeri akıl çatışma dönemlerinin aracıdır. Askeri aklın hakim olduğu ülkelerde siyasetin ana ekseninde güç merkezli tahlil, tavır ve beklentiler öne çıkar. "Devlet", "siyaset"in önüne geçer; iç sorunlar, iç dinamikler ikinci plana düşer. Devlete endeksli siyaset algısı doğallaşmaya başlar. Toplumdaki görüşler kutuplaşır, kutuplar homojenleşir. Hele bir de Türkiye gibi, toplum, siyaset ve özgürlükler alanının iyice sınırlı olduğu, "yitirilmiş büyüklük kompleksi" ile "ezikliğe bağlı Türklük takıntısı"ndan beslenen "atarerkil zihniyet"in "refleks haline dönüştüğü" bir toplumda, üstelik "Batı-Doğu kimliklerinin fay kırığı" hattı üzerinde yaşıyorsanız, bu tablo daha da koyulaşır... Koyulaşınca da tüm iç sorunlar ve zorunluluklar unutulur. Sıcak toplumsal sorunlar, özgürlük, demokrasi, laiklik, vatandaşlık, yoksulluk sorunları bile bu güç arayışına kilitlenir; beteri alabildiğince bu sorunlar "sil baştan" ele alınıp tanımlanmaya çalışılır. Zira "fayda kartları" yeniden karılır. Siyasi partilerden gazetelere, yazarlardan devlet birimlerine kişilerin ve kurumların çıkarlarından hareketle aldıkları pozisyonlar ile yaptıkları güç analizleri, attıkları demokrasi çığlıkları birbirine karışır. Bu garip ortak payda etrafında taraflar ürer. Türk Silahlı Kuvvetleri'inin iç siyasi rolünün, dış imajının, hepsinden önemlisi dış politikada MGK üzerinden yıllarca süren ağırlığının hem kuvvet hem işlev açısından karşı karşıya kaldığı zor durum bugün böyle bir tartışmayı tahrik ediyor… Irak'a asker yollama projesinin siyasetçi, devlet adamı, gazeteci ayakları iflas etmiş bir politikanın yerine yenisini inşa etme yerine, mevcut yapısını tahkim etmeye çalışıyorlar. Sonuç olarak bazı istisnalar dışında, taraflar tüm farklılıklarına rağmen "savaş, silah, güç" üçlüsüne endeksli "kimlik ya da millet çıkarı"nı ortak dil kılıyorlar. Gerek siyaseti gerek zihniyeti açısından yaşadığı ağır bunalımları "savaş, silah, kuvvet mikrobu"ndan, yani güç üzerinden "milli ya da ferdi fayda arama virüsü"nden kapan bu ülke yine aynı girdapta debelenmeye soyunuyor. Bu faydacı girdabı tek cümleyle şöyle özetlemek gerek; İnsanın gücün aracı haline gelmesi, gücü ifade eden tek bir kurşunun candan daha değerli hale dönüşmesi... Nitekim bu ülke sıkça bir bombaya lanet okurken öteki bombaya alkış tutan bir ülke haline dönüşmüyor mu? Bilin ki, bu tür bir faydacılığın en vahim yönü, bizzat, şiddeti meşrulaştırması ve bunun ürettiği tahribattır. Her kültür bu tahribatı siyasetiyle, aydınıyla, kurumlarıyla en aza indirmeye çalışır… Türkiye ise bu korunmanın araç ve mekanizmalarından tümüyle uzak duruyor. Ne yazık ki bu ülkede; rehaf, demokrasi ve ilkenin getireceği "gerçek güç" ile çatışma, otoriterleşme, milliyetçiliğin getirdiği "hayali güç" arasındaki kopuşu bir kez daha yaşıyoruz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |