|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Önceki gün köşesinde, televizyona çıkıp çok önemli açıklamalar yapacağını söylüyordu; aslında televizyona pek çıkmazmış, bu onun işi değilmiş, görüşlerini nasıl olsa yazıları aracılığıyla paylaşıyormuş, televizyon yorumculuğunu "işin uzmanlarına" bırakmayı daha doğru buluyormuş; ama madem ki teklif gelmiş, bari çıkıp... Çıktı... Çıktı ve kendisinden beklenmeyecek (daha doğrusu, kendisinden beklenecek) açıklamalar yaptı. Kimden mi sözediyorum? Kim olacak, tabii ki duayen gazeteci Mehmet Ali Kışlalı'dan. Aslında Kışlalı'nın hangi konuda ne düşündüğünü gayet iyi biliyoruz, sır değil... Siyasal yaklaşımı, "cumhuriyet" ve "demokrasi" karşıtlığına ilişkin görüşleri ("cumhuriyet" ve "demokrasi"nin birbirinin zıddı, birbirini kesen, birbirini eksilten iki ayrı paradigmal alana işaret ettiği ve ancak "karşıtlık ilişkisi" içinde kavranabileceği, son yıllarda Türkiye'de aydın çevrelerde ortaya çıkan bir görüş) herkesin malumu; yine de merak ediyor insan, her defasında bizlere cihet-i askeriyeden "taze" ve "sahih" bilgiler sunan Kışlalı, bu defa önceki söylediklerinden farklı ne aktaracak diye... O merakla oturdum televizyonun karşısına. Dikkatimi, yapacağı "çok önemli açıklamalara" verdiğim için, diğer konuşmacıların ne söylediğini ıskalamışım. Ama, bir ara Adalet Bakanı Cemil Çiçek'i, Kışlalı'nın "Siyaseti güçlendirelim, parlamentoyu demokratik ülkelerde olduğu gibi, çağdaş ve demokratik bir temsil organı haline getirelim" sözlerine hak verirken yakaladım. Ben de hak verdim Kışlalı'ya. Siyaseti güçlendirmeli, vesayet rejimine son vermeli, daha da önemlisi parlamentoyu çağdaş ve demokratik ülkelerde olduğu gibi gerçekte "çağdaş ve demokratik bir temsil mekanizması" haline getirmeliydik. Bu nasıl olacaktı? Şöyle olacaktı: Önce "hukukun üstünlüğü"nü gözeten demokratik bir anayasa yapacaktık, sonra da "yasama" ve "yürütme" organlarına "ortakçı" yazılan kurumları kendi sorumluluk alanlarına (yurt savunması ve güvenlik gibi) çekecektik. Kaldı ki, girmeye can attığımız Avrupa Birliği bunu şart koşuyordu. Peki, buna ne diyecekti Kışlalı? Ne desin? Bir kere Kışlalı, AK Parti'nin faaliyetlerini "kuşkuyla" karşılıyor; tamam, siyaseti güçlendirelim, parlamentoyu gerçekte bir temsil organı haline getirelim ama, bu işin içinde bir bit yeniği var; AK Parti iktidarının amacı siyaseti güçlendirmek değil, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin direncini kırmak ve cumhuriyetin temel prensiplerini şurasından burasından delmek. Zaten bir süre önce, İstanbul Harp Akademileri'nde yapılan sempozyuma gitmiş, "düşündüklerini samimiyetle söyleyecek durumda olan birçok kaynakla" görüştükten sonra izlenimlerini köşesinde yazmıştı. Kışlalı'nın görüştüğü kaynaklar, AK Parti iktidarının cumhuriyetin temel prensiplerini şurasından burasından ihlal ettiğini düşünüyormuş. Bu noktada aralarında "görüş ayrılığı" yokmuş. Ayrılık, bu oluşumu önlemek için alınacak "tedbirlerin" seçimindeymiş. Yani? Yani bir bölümü soğukkanlı davranılmasını ve yasal zeminlerde tepki verilmesini tercih ediyormuş, diğer bölümü ise daha katı ve kararlıymış... Bunu ilk defa yazmıyor Kışlalı. Daha önce de hükümeti müteaddit defa uyarmış, düşündüklerini samimiyetle söyleyecek durumda olan bazılarının "yasal zeminlerinin dışına çıkma" konusunda kararlı olduklarını bildirmişti. Hayır, televizyonda bunları söylemedi. Duruşundan, bakışından, kuşkucu sorularından, şimdilik "yutkunmayı" tercih ettiği anlaşılıyordu; ama arif olan anlıyordu bu "çok önemli açıklamaların" nereye istinad ettiğini...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |