|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Mustafa Özçelik, adını Mavera dergisinin ilk yıllarından (1976-77) bu yana bildiğimiz ve değer verdiğimiz bir şairin imzasıdır. Onun son kitabı Gül ve Hançer bir sunuş yazısı ile başlıyor. Bu "sunuş" onun şiir anlayışının bu son şiir kitabındaki şiir toplamıyla aldığı dönemeci işaret ediyor. Ve aynı zamanda Mustafa Özçelik'in olgunluk dönemiyle örtüşen poetikasından ipuçları sunuyor. Şair, şiire başladığı yıllarda önündeki örneklerin Necip Fazıl ve Sezai Karakoç olduğunu belirtiyor ve Mehmet Akif'in ve Yunus Emre'nin bu listeye eklenmesi gerektiğini söylüyor. Mavera dergisi ile ise ikinci üstatlar nesliyle tanışıyor: Erdem Bayazıt, M. Akif İnan, M. Atilla Maraş, ayrıca Bahaettin Karakoç, Mustafa Miyasoğlu, Metin Önal Mengüşoğlu ve elbette Cahit Zarifoğlu. Sonrasını "Sunuş"tan izleyelim: "Zarifoğlu, o yıllarda özellikle Mavera'da yazamaya başlayan pek çok genç şair gibi benimle de ilgileniyor ve kendileriyle aynı yıllarda yazmaya başladığımız Vahap Akbaş, Avni Doğan, Yaşar Akgül, Mustafa Çelik gibi arkadaşlarla birlikte, inanç ve medeniyet değerlerimize bağlı sahih bir şiir halkasının mensupları olmamızı arzu ediyordu. Çünkü ona göre kendi kuşağı her ne kadar o sahih çizgiye mensubiyet bilinci taşısa da kimi problemlerle de yüz yüzeydi. Bu problem, batıdan alınan sanat kalıplarıyla yerli bir şiir yapısı kurmanın zorluğu meselesiydi. Nitekim bir mektubunda bana: "Batıdan alınma kalıplarla ve az çok yerli içeriklerle yaptığımız sanat çalışmaları ne kadar İslâmî? Biz şu kadar yılın alışkanlıklarını birden bire iptal edebilir miyiz, bilemiyorum. Ama sizler bir şeyler yapabilirsiniz. Talihiniz de var. En azından biz sizleri uyarıyoruz" diye yazmıştı. (…) Zarifoğlu'nun işaret ettiği hassasiyetleri içimde taşımakla beraber, son üç yıla gelinceye kadar, şiirimde içime sinmeyen bir hava vardı. Evet, yerli içerikleri kullanıyorduk ama ne ölçüdeydi bunlar? Şiirimiz, okuyucuyla bir türlü gönül bağı kuramıyordu. Ya mısralarımızı ideolojilerin sözcüsü yaparak estetiği ihmal ediyor ya da estetik adına içeriği yok sayıyorduk. Hele son yıllarda ortaya konan kimi örnekler, tam bir yabancılaşma örneğiydi. Gerçi, bu şiirleri birileri beğenmiyor değildi. Ama burada benim sezinlediğim şu idi: o birileri, bizden birileri değillerdi ki! (…) Uzun bir süre bu tür meseleler üzerinde düşündüm. Şiirimizdeki sapmalarla ilgili kaygıları taşıdım. Pek çok arkadaşımla konuştum, tartıştım. Beni doğru olan düşünceyle yüzleştirecek kaynakları okudum. Vardığım sonuç şu idi; şair olmadan ve ortaya şiir adına bir şey koymadan önce, işin kimlik ve etik tarafıyla ilgilenmeliydik. Eksik olan buydu bizde… (…) Sözünü ettiğim hesaplaşma ve yüzleşme ise, kendi şiirimdeki eksiklik ve yanlışlıkları görmemi sağladı. Evet, Yunus gibi, sözü söylemeden önce Tabduk'un kapısına kırk yıl düzgün odun taşımak gerekiyordu. Bu örnekte hem kimlik hem de estetik ve etik meseleleri çok çarpıcı bir şekilde görülmekteydi. (…) Önümde büyük ustalar, Yunus Emre, Tanzimat'tan sonraki kırılma noktasını müsbete çeviren Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu ve bu çizgideki diğer şairler… Bu çizgiye mensubiyet şuuru taşımadan şiir yazmanın aslî kaygılarımız adına bir anlam taşımadığına inanıyorum." Mustafa Özçelik, sözünü: "Sözünü ettiğim ustaları birer yüce dağ olarak görecek olursak, umulur ki ben de o dağların bir yerinde bir tepecik, hiç değilse bir taş parçası olmayı başarırım" diyerek atalara mahsus içten bir tevazu kipiyle bitiriyor. Bu şiirler birbirinden güzel tasavvuf neşvesiyle bezeli… Yolcu şiirinden tadımlık bir öbek: Ölüler yalnız başlıyor sabaha
Yıkılan köprü kuruyan ırmak
Not: Gül ve Hançer, şiir, İstanbul Y. İst. 2002.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |