|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Türkiye-AB ilişkilerinde, tarafların resmi söylemlerinde yok sayılsa da en küçük pürüzde ortaya çıkan kimlik sorunu ilişkilerin geleceği açısından en kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin ucuz bir şantaja dönüştürdüğü "hayır" denmesi durumunda AB'nin "Avrupa değerleriyle çelişeceği, ahlaki olmayacağı" üzerine kurulu söylemi aslında Avrupa değerleri ve bunun üzerine yükselen Avrupa kimliğinin ne olduğu üzerinde, bizzat bu ithamı yapan Türkiye tarafından yeniden düşünülmesi gerekir. Avrupa fikrinin temellerini sorgulamamak, Avrupa'nın "öteki"liği üzerinden Avrupa kimliğinin inşasını belirlemiş bir medeniyetin mirasını üzerinde taşıyan Türkiye açısından en azından tarih bilincinden mahrum bir yaklaşım olur. AB Dönem Başkanı Hollanda tarafından hazırlanan yeni taslak metinde "AB'nin yeni üyeleri hazmetme kapasitesi" şartının eklenmiş olması Avrupa kimliğinin tarihsel bağlamından bağımsız düşünülemez. Teknik anlamda içerdiği anlamı bir yana bırakacak olursak, "hazmetme kapasitesi"nin bir kriter olarak Türkiye'nin önüne konulması, bizimkilerin bir türlü hatırlamak istemediği Avrupa kimliğinden bağımsız düşünülemez. Her şeyden önce bugünkü Avrupalı kimliği, 'öteki'nin (Osmanlı ve İslam) yadsınmasına dayalı kurgulanmış bir kimlik olarak çoğunlukla 19. yüzyıl sömürgeci fikirlerin içinde gizlidir. Yukarıdan aşağıya doğru şekillenen bu kurgulanmış Avrupa fikri güçlü bir ideolojik muhtevaya sahip olmuştur. Jeopolitik olarak Avrupa'nın en temel özelliklerinden biri güçlü bir denetim ve bağımlılık ilişkisine dayalı sistem kurarak çevreyi bu yapıya icbar eden merkez olma arayışıdır. Tarihi süreç içinde farklı anlam kazanan Avrupa fikrinin bağlantılandığı Hristiyan alemi (Chiristiandom), uygarlık, Bati, emperyalizm gibi tanımlamalar bugünkü Avrupa kimliğinin temelini oluşturduğu gibi bahsi geçen stratejik yönelime de amaç ve realize etme anlamında meşruiyet kazandıran kavramsal çerçeve sunar. Avrupa tasavvuru belirli ve özgül bir söylemi öteki/ler üzerinde hakim kılmayı çağrıştırır. Ve hepsinin üstünde Avrupa fikri, her ne kadar dini temellerinden ayıklandığı, modern Batı'yı temsil ettiği tezine karşılık, düşüşe geçen 'Hristiyan dünyası fikri' yerine bunun sekülerize edilerek yeniden diriltilmesidir. Hristiyanlık-İslam arasındaki zıtlık daha seküler bir çerçeveye, uygarlık-barbarlık zıtlığına bırakması gibi. Tıpkı 'kafir Türk'ün yerini 'barbar Türk'ün alması, daha küresel anlamda terörist Müslüman imajının gösterime sunulması gibi. Bugünlerde yaşanan terör- uygarlık karşıtlığı arasındaki ilişki sadece çağrışımdan ibaret değildir. Tarihsel olarak içeriği nasıl doldurulursa doldurulsun Avrupa'yı belirleyen en önemli özellik hiçbir zaman farklı medeniyetlerle bir birlik/telik gerçekleştirememiş olmasıdır. Bu anlamda Avrupa bir çatışma ve birlik arayışının ürünüdür. Ünlü tarihçi Braudel'in belirttiği gibi, "Avrupa başlı başına farklılık" demektir. Bu nedenle tarihsel olarak Avrupa, sadece İslamı değil 'öteki'ni hazmetme kapasitesi olmayan bir kurgudur. Ötekini "hazmetme kapasitesi" çok düşük tarihsel Avrupa kadar modern Avrupa'nın felsefi temellerini atan kurucu babaların düşünceleri de bu anlamda zengin bir malzeme sunar. Muhafazakarlığın felsefi temellerini atan Edmond Burke, Avam Kamarası'nda yaptığı bir konuşmada, Türklerin vahşilerden daha ilkel olduğunu ve hiçbir Hristiyanın bunlara tercih edilemeyeceğini söyler. Avrupa devletleri birliği düşüncesini Hume ile birlikte ilk ortaya atan Leibniz'in barış vizyonu hayli ilginçtir: Avrupa ittifakı, ancak Fransa önderliğinde Osmanlı egemenliğinde bulunan Mısır'a yapılacak ortak askeri harekatla gerçekleşebilir! Marks, Balkan sorunu üzerine yazdığı yazılarda Avrupa'nın yayılmacı politikalarını alkışlarken, Engels, Fransa'nın Cezayir politikasını aydınlanmanın barbarlığa karşı zaferi olarak selamlayacaktır. Bu örneklemelerden amaç, tarihi Avrupa'daki İslam karşıtlığına deliller toplamak değil; bugünkü Avrupa ne bu tarihsel hafızadan bağımsızdır ne de geçmişin bir kopyasıdır. Ancak, modern Avrupa'yı oluşturan düşünsel arkaplanın tarihi Avrupa kimliği ile benzeşmesinin/farksızlığının/sürekliliğinin bilincini ayaklarımızın yere basmasını sağlayabilir. Tarihsel olarak Avrupa'da barış sömürgeciliğin ön şartı olmuştur. AB'nin Türkiye'yi içine almak istemesini jeo-stratejik nedenlerle izah etmeye çalışmak aynı zamanda ilişkilerin bu boyutunu da bir kenara not etmeyi gerekli kılar. Lyotard, muhalif bir düşünür olarak, "Avrupa'nın birleşmesi ırkçılık ve anti-semitizm gibi düşmanca duyguların birleşmesi anlamın gelmektedir" çarpıcı tesbiti ile, AB'nin "hazmetme kapasitesi" hakkında uyarmaktadır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |