|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Doğrusu, 17 Aralık'ta ne olacağını çok da merak etmiyorum. 18 Aralık benim için daha önemli. Bu tarihte, hayatımı kolaylaştıracak bir "belge"ye sahip olup olamayacağım ortaya çıkacak. Son derece kişisel bir şey. Neyse... 17 Aralık'ta ne olacağına ilişkin bazı ipuçları yok değil aslında; olağanın fevkinde, yani bilinenin, beklenenin, tahmin edilenin ötesinde yeni bir şey yok. Bir kere AB, Emre Gönen'in de isabetle vurguladığı gibi, "Türkiye'ye hazırlıksız yakalandı." Türkiye'nin, siyasi kriterleri yerine getirmekte zorlanacağını, 80'li ve 90'lı yıllarda olduğu gibi, son anda bir maraza çıkarıp bu işten vazgeçeceğini düşündü. Tam tersi oldu. Şimdi karşılarında, amiyane tabiriyle "bütün ev ödevlerini hakkıyla yapmış" ve eşit koşullarda tam üyelik isteyen bir Türkiye var ve adamlar haklı olarak ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ne büsbütün vazgeçebiliyorlar, ne de bu ilginç, şaşırtıcı, "baş belası ortağı" sindirebileceklerine dair bir işaret veriyorlar. Benim tahminim şu: 17 Aralık'ta, tarafları tatmin etmese de, en azından üzmeyen bir sonuç çıkacak. Mesela, bir "müzakere tarihi" belirlenecek. 2005 yılının sonu, yahut 2006 yılının ilk ayları... Asıl zorlu süreç de bundan sonra başlayacak. Bir defa, yoğun bir Türkiye tartışması yaşanacak. Bazı Avrupa ülkelerinde, canımızı sıkacak bazı "tatsız şeyler" olacak. Bunlar hep oldu. Normaldir. Ne yani, bütün kazanımları elimizin tersiyle itip, dünya dengeleri içinde henüz "güç" olarak temayüz etmemiş Çin'e, Rusya'ya filan mı kaçmalı? Bütün gelecek umutlarını Türkiye'deki bir askeri darbeye bağlamış İsrail'e mi yönelmeli? Elbette adı geçen ülkelerle dengeli işbirliğini sürdüreceğiz, ama, müktesep hakkımızdan da vazgeçmeyeceğiz. 17 Aralık'taki sonuç beklentilerimize cevap vermezse ne olur? Hiçbir şey olmaz. Küçük ölçekte bir kaos, bir belirsizlik hali yaşanır ama, hepsi hepsi bu kadar. Bu belirsizliğin bir askeri darbeyle sonuçlanacağını yazanlara kulak asmayın. Hele, bu kaostan bir Hitlerjugend kuşağı, dolayısıyla faşizan bir rejim çıkacağı öngörülerini hiç ciddiye almayın. Bir şey çıkmaz. Zaten kaç yıldır, başımıza gelmesinden korktuğumuz o şeyi idrak etmiyor muyuz? Türkiye'nin görüp göreceği en büyük belayı, bir tür "alaturka faşizmi" mündemiç İttihatçı şizofreniyi yaşamıyor muyuz? Daha kötüsü mümkün müdür? Sanmıyorum. Daha doğrusu, ummak istemiyorum. Aklıma Cemil Meriç'in, tam da bu gibi durumları özetleyen bir sözü geliyor: "Aydın ve yönetici sınıf batırır, halk kurtarır. Her defasında bu böyle olmuştur" Hayır, olur olmaz her platformda "Devlet bize neden sahip çıkmıyor, ordu neden gelip bizi kurtarmıyor?" diye ağlaşan kara kalabalıklardan değil, "ortak akıl" temelinde hayatiyetini sürdüren "gizilgüç"ten sözediyorum. Bu güç nasıl bir şeydir, tam olarak bilmiyorum. Henüz tecessüm etmiş değil zihnimde. Fakat o gizilgücün, o potansiyelin, o saklı iradenin bizi daha "zelil" durumlara düşmekten koruduğuna/koruyacağına inanıyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |