|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
AB'nin Türkiye ile ilişkilerinde en belirgin görüntünün "negatif yaklaşım" olduğunda şüphe yok. Yani ilişkiler, AB ile bütünleşmesi kaçınılmaz bir ülke ile yapılan ve bazı eksikliklerin tamamlanmasını gerekli gören samimi üsluptan çok uzak. Bir diz çöktürme, burun sürtme, bünyeye almamak için bahaneler üretme, bu arada bitmemiş hesapları bitirme gibi nitelenebilecek davranışlar sergileniyor. Türkiye, sanki, tarihi bir karşı koyuşu aşmak için canını dişine takmış bir ülke görüntüsü vermeye zorlanıyor. DYP lideri Mehmet Ağar'ın mevcut görüntüyü "Savaştan çıkmış bir ülkeye barış şartları empoze ediliyormuş gibi" okuması ne yazık ki doğru bir okuma. AB çevrelerinin neden bu tavrı sergilediğini doğru tahlil etmek gerekiyor. Acaba tarihi negatif duygu birikimlerinin diplomatik ilişkileri bile etkileyecek yoğunluğu mu, kamuoyundaki negatif birikimin önemsendiği, ihmal edilmediği intibaını verme çabası mı, nüfus ve farklı kültür yapısı sebebiyle hazım zorluğu vs. sebebiyle bünyeye dahil etmeme ön fikrinin oyalama rolleri mi? Hangisi? Bunu doğru tahlil etmek gerekiyor, çünkü herbirine karşı oluşturulacak beklenti de, sürdürülecek diplomatik mücadele de birbirinden farklı olacak. -Efendim, kendimizi yeterince tanıtmamışız. Taa Osmanlı'dan kalan negatif ön yargı var. Onlar bizi hala başları örtülü, çarşaf içindeki kadınlardan oluşmuş bir toplum olarak biliyor. Başörtüsüz kızlarımızı görünce şaşkınlığa uğruyorlar. Peki, diyelim başı yaşmaklı Kürt kadınları da Avrupa'da, başörtülü Türkiye imajının oluşturduğu negatif görüntüyü oluşturuyor mu? Bir fark varsa bunun sebebi ne? AB Türkiye'yi gerçekten, samimiyetle bünyesine almak istese, ileride Türkiye'nin önüne engel olacağı açık bir Rum oluşumuna vücut verir miydi? Ya da şimdi, Türkiye'nin önüne, özü zehirli masum üsluplarla "Tanımadığınız bir ülkeyle nasıl masaya oturacaksınız?" sorusunu koyar mıydı? Koca Avrupa'nın, Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkelerin stratejik hesaplarını Rumların bozmasına imkan verilir miydi? Siz oyalanın durun Rumlarla...
"Ucu açık" sözcükleri Türkiye'nin önüne keyfi engeller çıkarılabileceğinin peşin meydan okuması... AB ülkeleri içinde Türkiye'nin üyeliğini samimiyetle isteyenler yok mu? Var elbette. Onların üslupları da farklı. Zaten o üslup farklılığı, işin içindeki "negatif yaklaşım"ın daha bariz biçimde ortaya çıkmasına yol açıyor. Diyorsunuz ki "Fransa oynuyor Türkiye ile... Hollanda oynuyor... " Düşünebiliyor musunuz, 10 yıl müzakere yapacaksınız, her şeyi tamamlayacaksınız, sonra Fransa, Türkiye'nin AB üyeliği için referandum yapacak ve Fransız halkı "Olmaz, biz Türklerden, Müslümanlığından hoşlanmıyoruz" derse, Türkiye'nin üyeliğini veto edecek.... 24 Avrupa ülkesi onaylayacak, Fransa veto edecek... Ya da 24 Avrupa ülkesi onaylayacak, Rumlar veto edecek... Bu, komediden başka bir şey mi? Hangi ülkeye yapılır bu? Soru şu olmalı oysa: -Türkiye AB için stratejik anlamda vazgeçilecek bir ülke mi değil mi? Avrupa Türkiye'yi kaybetmeyi göze alabilir mi? Eğer bu sorunun cevabı, "Avrupa Türkiye'yi stratejik anlamda kaybetmeyi göze alabilir" şeklinde ise, o zaman, ortaya konan tüm davranışların anlamı değişir. Böyle bir durumda Avrupa'nın Türkiye'ye, gerçekten, bitirilmemiş bir savaşın sonrasında (Sayın ki Birinci Dünya Savaşı'nda başlayıp Sevr'de tırmanan ama Lozan'da bitirilmemiş olan bir hesap bu) üyelik için kapı çaldığına göre muhtaç durumda görüp şart dikte ettiğini düşünürsünüz. Yok eğer "Avrupa Türkiye'yi stratejik anlamda kaybetmeyi göze alamaz" diye düşündüğünüzde, Türkiye'nin önüne konan şartlar, diplomatik anlamını yitirir, kötü şakalara dönüşür. O zaman da "Neden bu kadar aptal bir diplomasi?" diye sorarsınız. AB'nin Türkiye'den bazı siyasi-hukuki iyileştirmeler yapmasını, ekonomisini düzeltmesini talep etmesini anlamak mümkün. Çünkü bunlar bizatihi Türkiye'nin iyiliğini düşünme niyetini yansıtır. Ancak bunların bile "Aslında bunları yerine getiremezsiniz" üslubunda değil, "Bir an önce yerine getirin de....." üslubunda söylenmesi beklenir. İyi niyet farkı var çünkü iki üslup arasında. Ve iyi niyet, Türkiye gibi AB'ye küresel bir vizyon kazandıracak olan bir ülkenin bir an önce bünyeye dahil olması ve çok daha aktif biçimde bu vizyonun yakalanmasını gerektirir. Oysa AB'nin üslubunda, ucu açık bir süreçte Türkiye'de toplumsal fay hatları oluşturma niyeti okunuyor ve AB bunları fütursuz sergiliyorsa, "negatif yaklaşım" kuşkusu gündeme geliyor. "Zayıflatılmış bir Türkiye'nin AB'ye ne faydası olur? AB bir bütünleşme olduğuna göre Rumları tanımanın Türkiye'ye ne zararı olur? " Bu soruları, içeride AB'ye ilişkin soruları ortadan kaldırmak isteyen insanlarımız soruyor ve cevaplarını da kendileri verip, AB'ye "kötü niyet" izafesini önlemeye çalışıyorlar. Oysa bu soruları bizzat AB'nin kendisine sorması gerekir: -Türkiye'yi Rumlarla ele verip sıkıştırmanın, kimi kuşku verici taleplerle Türkiye'nin toplumsal yapısını silkelemenin, ya da Türkiye'yi sürekli belirsiz tarihlerle oyalamanın ileride Türkiye'yi bünyesine alacak olan AB'ye ne faydası olur? Sizce AB, kendi vicdanında bir iyi niyet sorgulaması yaptığında nasıl bir sonuç çıkarıyordur? Diplomasinin önemli kısmı niyet okumaktır. 17 Aralık'a beş kala, pazarlıkların kızıştığı bir noktada bize en gerekli olan şey de bu diplomatik beceriyi göstermektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |