|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Türkiye, "Ya Kıbrıs ya AB" demedi, AB de "Ya Rumlar ya Türkiye" demedi, yani Türkiye AB'yi feda etmedi, AB de Türkiye'yi feda etmedi, Kıbrıs gerilimi bitmedi. Türkiye, gümrük birliğine ilişkin katma protokolü imzaladı. Böylece Rumlar gümrük birliği kapsamına girdi. Bu Rumlar açısından bir adım ilerlemek demek. Ama Türkiye, yayınladığı deklarasyonla bu adımın Rumları Kıbrıs'ın meşru hükümeti olarak tanımak anlamına gelmediğini ifade ederek Türkiye açısından Kıbrıs'taki problemli durumun devam ettiğinin altını çizmiş oldu. Buraya önce 6 maddelik deklarasyonun muhtevasını anlaşılır bir sıralama ile özetle not edelim: 1. Türkiye BM inisiyatifinde çözümden yana. Çözüm iki kesimli bir ortaklık devleti yönünde olmalı. 2. Ek protokolde adı geçen Kıbrıs Cumhuriyeti 1960'ta kurulan asıl ortaklık devleti değil. (Bu ifade ilginç biçimde Türkiye'nin Kıbrıs'ta, 1960'ta kurulan ortak Kıbrıs Cumhuriyeti'nden başka bir devlet olduğuna inandığını ortaya koyuyor.) 3. Türkiye, yukardaki yaklaşımı ile Kıbrıs Rum makamlarının Kıbrıs'ın sadece güney kısmında otorite, denetim ve yetki icra ettiğini bildiriyor. 4. Türkiye'ye göre Rum yönetimi Kıbrıs Türk halkını temsil etmiyor. 5. Türkiye bu protokolü güneyde "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında bir Rum yönetiminin varlığını öngörerek imzalamakla birlikte, bu yönetimi resmen tanımadığını ilan ediyor. 6. Türkiye, 1960 Garanti, İttifak ve Kuruluş anlaşmalarından kaynaklanan hak ve mükellefiyetlerinin devam ettiğini vurguluyor. 7. Türkiye, Kuzey Kıbrıs'ta yönetimi üstlenmiş bulunan KKTC'yi tanımayı sürdürüyor ve mevcut ilişkileri değiştirmeyeceğini te'yid ediyor. 8. Türkiye, kapsamlı bir çözüm bulununcaya kadar Kıbrıs'la ilgili tutumunun değişmeyeceğini, çözüm bulununca "ortaklık devleti" ile ilişkiler tesis edileceğini belirtiyor. Bu deklarasyona baktığımızda Türkiye'nin Rumların Kıbrıs'taki pozisyonunu geliştirmemek için yoğun çaba sarfettiğini söylemek mümkün. Ve sanki ne Türkiye'nin, ne KKTC'nin konumu değişmiyor. Fiili duruma baktığımızda da Kıbrıs'ta değişen bir şey olmayacak. Yani ne KKTC kalkacak, ne Türk askeri çekilecek, ne toprak ya da nüfus değişimi yapılacak vs... Ama, bir de katma protokol imzası var. AB 3 Ekim için onun imzalanmasında olmazsa olmaz bir ısrar gösterdi. Demek ki bu imzanın da bir anlamı bulunuyor. Bu vakıa, AB'nin Rumlara bakışı ile Türkiye'nin bakışı arasındaki farka tekabül ediyor. Nitekim Türkiye, "Bu imza Rumları tanımak anlamına gelmiyor" diye bir açıklama yapıyor, İngiltere Başbakanı "Evet tanıma anlamına gelmez" diyor, AB çevreleri de "tanıma anlamına gelmeyeceği"ni ifade ediyor, ama hemen peşinden aynı çevreler "Biz Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyoruz" şeklinde bir açıklama yapıyorlar. Hemen belirtmek lazım ki burada "Biz tanıyoruz" denilen "Kıbrıs Cumhuriyeti", Türkiye'nin deklarasyonda not ettiği gibi "Güneyde, sadece Rumları ilgilendiren bir yönetim" değil, 1960'ta kurulan ve sonra gene Rumlar tarafından yıkılan Kıbrıs Cumhuriyeti... İlginç bir durum değil mi? Bizim "tanımadığımız" Kıbrıs Cumhuriyeti farklı, AB'nin "tanıdığı" Kıbrıs Cumhuriyeti farklı. Bu farkı AB'nin farketmemesi mümkün olmadığına göre nasıl aynı şeyleri konuşmuş oluyoruz? İşte burada, Türkiye'nin AB'den, AB'nin de Türkiye'den vazgeçememesinin yansıması var. Türkiye de problemin farkında, AB de... Ama Türkiye, "40 yıldır bu yoldayım" diyor, şu anda Kıbrıs'ta gemilerin yakılma noktasına gelinmediğini düşünüyor ve problemi "çözüm"e kadar erteliyor. AB de, bünyesinde farklı eğilimler bulunmasına rağmen, kendisini Türkiye'yi Rumlar için ceffel kalem çizecek noktada görmüyor, Rumların çözümden kaçmasına rağmen AB'ye üye yapılmış olmasındaki kendi günahının da farkında olarak işi zamana bırakmayı tercih ediyor. Uzun vadede ne olacak? Türkiye ile AB arasındaki açı farkı ilanihaye böyle gitmeyeceğine göre nerede ve nasıl sonuçlanacak? "Kıbrıs'ta çözüm!" Türkiye'nin seslendirdiği tarih bu. Bir de Kıbrıs'taki fiili durumun korunması. Orada ikili bir yönetim var ve Türkiye'nin çözüm olmadan bu noktada gerilemesi mümkün değil. Risk nerede? "40 yıldır bu yoldayız" yaklaşımı, zaman zaman Türkiye'yi kimi çıkarlarını küçük görmeye sevketme riski taşıyor. "40 yıldır yürüyoruz, şimdi şunun için bu yoldan dönecek miyiz?" sorusu riskli bir soru. Hele AB Türkiye'yi bünyesine hiç almak istemiyor ve aralıklara sıkıştırarak Türkiye'yi yolmak istiyorsa... Ama, "her şeye rağmen gerilemeyeceğiniz çizgi" konusunda bir duyarlılığa sahipseniz mesele yok. Deklarasyon böyle bir hassasiyetin ürünü. Koordinatlar iyi çizilmiş. Rumlar, 7 düveli Türkiye'nin üzerine göndermek istiyor. Bazan da 7 düvel, Türkiye'yi Rumlarla sıkıştırmak istiyor olabilir. (Mondros Mütarekesi sonrası Yunanlılarla İtilaf devletleri ilişkisi gibi) Ama 7 düvelin kafası da uyumlu ve net değil. Çünkü Türkiye önemli, vazgeçilemeyecek ve her şeye rağmen millet - devlet geleneğine sahip bir ülke. Ciddi bir kamuoyu var. İktidar kadrolarının geçmişleri "milli hassasiyetler"le besleniyor, muhalefet, muhalefet olmanın sevk-i tabiisiyle özel bir hassasiyet sergiliyor. Yani hiç kimse Kıbrıs'ta "tarihi vebal" yüklenemez. Bunu AB çevreleri de bilir. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "İngiltere ile çalışmak gerçekten zevk, ama teyakkuzu elden bırakmadan" demiş. Herhalde en doğrusu bu.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |