|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, "dünya üzerinde yaşayan herkesin değişik konulardaki algılamalarında farklılıklar olabilir ancak bir meseleyi daha iyi anlayabilmenin tek yolu empati yapabilmektir" dedikten sonra, Kurtuluş Savaşı örneğini hatırlatarak TSK-Ulus ilişkisinin orijinalliğine-biricikliğine dikkat çekiyor: "Bu durum, Orta Çağda Batının yaşadığı rönesans kadar önemli bir olaydır ve bu değişime askerler öncülük etmiştir. Türk ulusunun TSK'ne karşı duyduğu güvenin ve saygının temelinde bu yatmaktadır. Bu durum doğal olarak, bazı çevrelerin iddia ettikleri gibi her ülke için "standart" bir ulus-ordu ilişkisini bizde farklı kılmaktadır. Bunun sonucu olarak bu ilişkinin şekli, yöntemi ve derecesi de toplumun kendi özel şartlarına göre değişmektedir." Özkök, bu tespitinin ardından "evrensel bir ilke"yi hatırlamayı da unutmuyor: "Ancak her modern toplumda olduğu gibi, TSK'nin görev ve işlevleri bizde de yasalarla belirlenmiştir ve TSK'nin yasalara uyumu denetlenmektedir. Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti'nde bütün yasalar halkın seçtiği temsilciler tarafından yapıldığından dolayı ülkemizdeki durum, günümüzde evrensel bir değer olarak kabul edilen "ordu üzerinde sivil kontrol" ilkesiyle çelişmemekte, aksine örtüşmektedir. Ülkemizdeki tek fark, biraz önce çerçevesini çizdiğim ulus-ordu ilişkisidir." Takdir edersiniz ki epeyce "karmaşık" bir metinle karşı karşıyayız... Bir kere herşeyden önce, TSK-Ulus ilişkisinin önce "standart dışı" olduğu belirtilmiş, sonra da "evrensel bir değer"e atıfta bulunularak söz konusu ilişki "standart" içine çekilmiştir. Önümüzdeki metni doğru çözümleyebiliyorsak, Özkök'ün TSK-Ulus ilişkisini aynı zamanda "standart" ve "standart dışı" bir ilişki olarak takdim etmesinin nedeni, TSK'nın "ulusun ayrılmaz bir parçası" olmasından kaynaklanmaktadır. Biliyorsunuz, aslında yıllardır duyduğumuz bu "bütün ve parça" ilişkisi de epeyce "karmaşık"tır. Ben bu son ilişkiyi (yıllardır) bir türlü tam olarak anlayabilmiş değilim. Nedeni basit: Çünkü herşeyden önce, adına "ulus" dediğimiz zatiyet bir takım "parçalar"ın bir araya getirilmesiyle oluşan bir "yap-boz" değildir. Dolayısıyla, TSK'nın "ulus"un değil "devletin ayrılmaz bir parçası" olduğunu söylemek (bu konuda illâki bir şey söylenecekse) çok daha yerindedir. Çünkü TSK da diğerleri gibi sonuc olarak bir "devlet aygıtı"dır. TSK'nın bünyesinde sürekli ve geçici olarak ("askerlik görevi" icabı) barındırdığı insanların sayısının yüzbinlerle ifade edilmesi, onun "devlet"in -diğer "devlet aygıtları"ndan farklı olarak- değil de "ulusun ayrılmaz bir parçası" olmasını gerektirmez. Hatırlayın bakalım hatırlayabilirseniz: Ülkenin TSK dışındaki "devlet aygıtları"ndan herhangi birisinin bugüne kadar "Ben ulusun ayrılmaz bir parçasıyım" diyerek ortaya çıktığına şahit oldunuz mu? Olsa olsa "Polis Teşkilatı"nın bu yöndeki başarısız bir iki girişimi dışında tek bir örnek verebilir misiniz? (Ne bileyim, mesela Türk Standartlar Enstitüsü'nün bir sabah uyanıp "Ben de ulusun ayrılmaz bir parçasıyım!" diyerek ortaya çıkması gibi.) Demek ki "standartlar" konusundaki karışıklığın asıl nedeni "devlet" ile "ulus"un (ya da daha medeni bir ifade ile "toplum"un) tanım ve sınırlarına ilişkin "standart dışı" düşüncelerimizdir. Tutar da bir ülkenin silahlı kuvvetlerini "devlet" dairesinden çıkarıp "millet" dairesine sokarsanız, bu işin içinden çıkmanız tabii ki çok zordur. Çok zordur, çünkü öyle bir tanım yapmak istiyorsunuzdur ki, "silahlı kuvvetler" aynı zamanda "standart" ve "standart dışı" özniteliklere sahip olsun. Zor, çok zor, hatta imkansız bir girişim doğrusu... Bakın, bu söylediklerimin doğruluğu "Aristo mantığı"na (!) başvurduğunuz da bile ortaya çıkmaktadır: Diyelim ki bir gencimiz "silah altına alındı", yani askerlik görevine başladı. Bu durumda bu gencimizin "ulus"a aidiyet meselesini nasıl açıklayacağız? Bu gencimiz, artık TSK'nın bir üyesi olduğuna göre, "Ulusun ayrılmaz bir parçası"nın mı, yoksa bir "bütün" olarak ulusun bir üyesi olarak mı değerlendirilecektir? "Terhis"i geldiğinde de benzer bir sorun: Bu gencimiz "terhis" olarak "Ulusun ayrılmaz bir parçası"nın üyesi olmaktan çıkıp (tekrar) bir bütün olarak ulusun bir üyesi haline mi gelmektedir? Görüyorsunuz, gerçekten zor, içinden çıkılması imkansız sorular bunlar... Bu "karmaşık" tablodan kurtulabilmek için benim önerim basit: Nasıl ki bir müddettir (Türkiye'de de) hemen herkes "devlet" ve "toplum"un "aynı" olmadığını, "aynı tözden" olmadığını ısrarla belirtiyor, benzer bir egzersiz de "Ordu" ve "Millet"in ilişkisi üzerine yapılmalıdır. Bu çerçevede tabii ki "Ordu millet" gibi "halk dilinde" çokça kullanıldığı gibi TSK'nın en yetkili komutanlarının da sık sık hatırlattığı son derece yanıltıcı ve yanlış bir ifadeden de uzaklaşmamız gerekiyor. Yani daha açıkcası, diğer bütün "milli ordular" gibi TSK da artık ("artık" diyorum, çünkü tarihte ilk defa vatandaşlardan oluşan Fransız Ordusu'nun Fransız Ulusu ile özdeş kılındığı Fransız İhtilali çok geride kalmıştır) "ulusun ayrılmaz bir parçası" değil, "Türkiye Cumhuriyeti'nin ayrılmaz bir parçası"dır. TSK da artık "her fırsatta" kendisini "devlet"ten ziyade "ulus"un safında konumlandırmaktan vazgeçmelidir. Tabii ki "standart"ı tutturabilmek için...
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |