|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
habere sıra gelmiyor ki
Gazete önce (baş sayfadan başlayarak) Hülya Avşar'ın şu açıklamasına yer vermiş: "Kocamla arama kimse girmesin". Vay sen misin bunu diyen; gazete bu açıklamanın hemen yanında "araya girme" misyonunu nasıl bir kararlılıkla sürdürdüğünü ispat edercesine hemen şu haberi sokmuş: "Bu ilk buluşma değilmiş / Feraye Tanyolaç'ın son günlerde Çilingiroğlu ile yolunun sık sık kesiştiği ortaya çıktı." Hülya Avşar, "Kimse aramıza girmesin" diyor ama dinleyen kim? Hürriyet illâki "araya girecek." Kaya Çilingiroğlu'nun başından geçen ve halkımızı yakından ilgilendiren (!) bu önemli gelişmeyi gazete bir önceki günkü sayısında da "Çilingiroğlu'nun bu yemeği yine kriz yaratacak" şeklinde, neredeyse MGK'nın kritik toplantılarında alınan kararların (önceden!) "müjdelendiği" haberlere özgü bir üslupla duyuruyordu. Ancak, Çilingiroğlu'nun bilmem hangi lokantanın kapısında "basılması"nı "mercek altına alan" diğer magazin muhabirleri gibi, Hürriyet muhabiri de bu olayda asıl haberi ıskalamıştı. Bakın (bizce) haber değeri taşıyan asıl olay Hürriyet'in haberinde nasıl aktarılmış: "Muhabirin sorusunu tekrarlaması üzerine durumu anlayan ve 'O benim yakın arkadaşım' diyen Çilingiroğlu'nun alkollü olduğu gözlendi. Muhabire, 'Siz çektiniz mi?' diye soran Çilingiroğlu, daha sonra arkadaşına ait olduğunu söylediği Ferrari ile uzaklaştı." Haksız mıyız, gerçek haber bu olayda yatmıyor mu?! Bütün Türkiye'nin olmasa da İstanbul halkının hiç değilse bir bölümünü yakından ilgilendiren haber bu değil mi?! Baksanıza, Çilingiroğlu, "gözlenecek" ölçüde "alkollü" olarak "Ferrari"si ile hızla uzaklaşmakta... Üstelik lokanta kapısında yaşananlardan dolayı kafası da son derece bozuk... Allah karşıdan karşıya geçmeye çalışan yayalara ve sürücülere kolaylık versin... Hiç şüphe yok ki lokanta kapısındaki yaşanan ve haber değeri olan olay bu... Ama bilemeyiz, bazı Hürriyet okurları aranızda şöyle düşünenler de vardır belki: "Hürriyet'e bu olayı haber yaptırarak gazeteyi batırmayı mı istiyorsunuz? Gazete ile birlikte okurun da diğer haberin peşinde olduğunu bilmiyor musunuz?" (K.B.) Yepyeni bir' Sivil savunma' konsepti olsa gerek!
Bu çizgide biraz daha gayret edilirse, yakında "Trabzonluları nasıl bilirsiniz?" sorusunu cevaplamak çok kolay olacak. Herhalde şöyle: "Trabzonlular, Karadeniz Bölgesi'nde yer alan bir şehirde yaşayan ve suçluların tespiti ve suçluların cezalandırılması işleminde devlete hiç yük olmayan, bu tür işlemleri imece yoluyla kendi başlarına gerçekleştiren insanlardır!" Ne dersiniz, Trabzon'daki son "linç" girişimine de şahit olduktan sonra böyle bir tanım yapmak çok mu yersiz kaçar? Ayrıca, Trabzonlular'ın "Adalet" söz konusu olduğunda geliştirdikleri bu "kendin pişir kendin ye" yaklaşımlarının giderek diğer yerleşim yerlerine de iyi bir örnek olduğunu da gözlüyoruz. Bakın, geçen gün de İzmir'in Seferihisar ilçesinde benzer bir olay yaşandı. Bir jandarma uzman çavuşun ölçüsüz söz ve hareketleriyle başladığı söylenen olaylar sonucunda, "Arap kökenli" 5 kişi PKK'lı oldukları gerekçesiyle az kılsın linç edilecekti. Seferihisar'daki olaya ilçenin kaymakamının getirdiği yorum da çok yerinde doğrusu: "Vatandaş devlete ve askere karşı hareketlere papuç bırakmıyor."(!) Bu kaymakama da (birkaç ay öncesinin kahramanı Sütçüler Kaymakamı gibi) bravo... Ancak kaymakam bey farkında değil ki, Seferihisar olayında olduğu gibi "vatandaşın devlete ve askere karşı harekete papuç bırakmamaya" başlaması demek, "Devletin, vatandaşlarının güvenliği açısından sokak karşısında papuç bırakması" demekten pek de farklı değildir. Biz dönelim tekrar Trabzon olaylarına: Sabah gazetesinin ((23 Ağustos) baş sayfasında gördük fotoğrafı. "Serhat" kod adlı terörist "sağ ele geçirilmiş" olarak güvenlik güçlerinin elinde. Olay yerinde toplanan "halk" linç etmek istiyor ama güvenlik güçlerinin havaya ateş açmasıyla bu girişim önleniyor. Önümüzdeki fotoğrafta (tam ortada) sırtı size dönük, elinde bilmem hangi marka otomatik tabanca taşıyan, üzerinde mont olan bir güvenlik görevlisi var. Teröristin hemen yanı başında; yani belli ki önemli bir güvenlik görevlisi. Ancak, bu görevlinin montunun (bize dönük) sırtında ne yazıyor biliyor musunuz? Şu: "Sivil Savunma/Trabzon" Gazete dikkatimizi çekmemiş ama biz soralım bakalım: Elde makineli tabanca terörist peşinde koşmak ne vakittir "Sivil Savunma"nın görevleri arasına girdi? Açıkcası pek de iddialı değiliz hani... Belki çoktan girmiştir de bizim haberimiz yok.... (K.B.)
Yunanlılar (dizilerimize) bitiyor!
Ne kadar mutluyum bilemezsiniz! Yıllar önce yıllanmış Atina muhabiri Reha Muhtar'ı allem ederek kallem ederek Türkiye'ye geri gönderen ve başımıza okkalı bir çorap ören Yunan tarafına karşı nihayet Türk'ün hamlesi gecikmeli de olsa geldi. Bize Reha Muhtarlı hayatın çektirdiklerinin birkaç katını şimdi biz onlara dizilerimizle çektireceğiz. Niko isimli bir Yunan genci ile Nazlı ismindeki bir Türk kızının aşkını anlatan ve Kanal D'de yayınlanan "Yabancı Damat" dizisinin geçen bahardan itibaren Mega TV'de yayınlanmasıyla birlikte Türk tipi dizi hastalığı sinsi sinsi Yunan halkının reyting damarlarında dolaşmaya başladı. Halkımızla duygusal manada büyük benzerlikler sergileyen Yunan halkı kısa zaman içinde "Yabancı Damat"ı reyting listesinin tepesine yükseltti. Bir nevi "uçbeyi" misyonuyla düşman ellerine gönderdiğimiz bu dizi, reytingiyle yeri geldi Yunan milli takımının maçlarını bile gölgede bıraktı. Şimdi diğer Yunan kanalları da harıl harıl gösterecek Türk dizisi arıyor. O kanallardan biri olan Alpha TV şimdiden "Asmalı Konak"ı kapmış durumda. Duyumlarımıza göre (bu sözcük bana nedense dürüm sözcüğünü çağrıştırıyor) Antena ve Alter kanalları da alternatif dizi arayışındaymış. İlk hedefin Kurtlar Vadisi olduğu dedikodular arasında... İşte böyle... Türk'ün gücüne zekası da ekleniyor. Modern savaş teknikleri içinde "düşmanı deniz dökmek" gibi girişimler biraz demode bulunuyor günümüzde. Durmadan küreselleşen dünyada yeni durumlar için yeni hal çareleri üretmek bir zorunluluk... İşte Türk'ün zamanın getirdiği her türlü yeniliğe karşı gardını çoktan almış yeni savaş hedefi: Düşmanı dizilerimize müptela etmek! Biliyoruz ki bu dert devasız... Ancak biz yıllardır bu hastalığın pençesinde yaşamış bir halk olarak bundan daha kötü bir hale duçar olacak değiliz. Yunan halkı öyle mi ya! Tez zamanda gerçeklik duygularını yitirecekler. Hayali bir dünyada yaşamaya başlayacaklar. Üstelik gelecekleri için harcamaları gereken bütün vakti de Seymen Ağa'ya, kaptıracaklar. Bu iş dizilerle kalsa yine iyi... Arkadan magazin zırıltılarımızı, talk şovlarımızı, tartışma programlarımızı da göndereceğiz. Bir süre sonra bir bakmışız Savaş Ay bir elini Yorgo'nun, diğerini Costas'ın omzuna atmış, ikisini İmam Hatipler kapatılsın mı, kapatılmasın mı, bir güzel tartıştırıyor. Gelecek günler zaferler vadediyor ey halkım! Reha Muhtarlı yılların acısı artık çıkacak. Yunanistan artık iflah olmaz. Çünkü bizde diziden çok bir şey yok. Çocuklar Duymasın'ı göndeririz, Avrupa Yakası'nı göndeririz, En Son Babalar Duyar'ı, Dadı'yı, Bir İstanbul Masalı'nı, Hayat Bilgisi'ni, hatta Emret Komutanım'ı bile göndeririz. Tabiri caizse onları dizi manyağı yaparız. Eee artık savaşlar cephede kazanılmıyor. On tane okkalı oyuncun, bir tane kameran, zihni savsaklayan bir de senaryon varsa, cephanen tamam demektir. Yap dizini, Yunan'ı dize getir! Bir de Türk-Yunan dostluğu filan diyorlar ya, gülmekten ölüyorum. Yahu insan dostuna böyle eziyeti reva görür mü? (G.Ö.)
Öyle ise bu gözyaşları neden?
Tekrar da olsa, karşılaştığımız her seferinde konuyu yine hatırlatacağız. Özellikle bir gazetenin (Hürriyet) her "şehit cenazesi"nde "hamaset" dolu aynı yayını yapmaktaki ısrarı gerçekten tahammül edilebilir gibi değil... Belki on kere aktardığımız gibi bu gazete, "şehit cenazeleri"ne ilişkin haberlerini şehit anababalarının ağzından aldığı (?) ya da almaya çalıştığı "Öteki oğullarım da vatana feda olsun!" şeklindeki açıklamalarla süslemeyi iyiden iyiye âdet haline getirdi. Her seferinde bu duygusuz ve bilinçsiz yayını niçin yapar anlamak mümkün değil... İşte bu sorumsuz yayınların son örneği: Tunceli'de şehit düşen Veli Altın, Afyonkarahisar'ın Emirdağ İlçesi'ne bağlı Bademli Beldesi'nde gözyaşlarıyla toprağa verilmiş. Törene katılanlar -tabii olarak- teröre lanet yağdırmışlar. Ama Hürriyet haberin bu kadarıyla yetinebilir mi? Devam Ediyor: "Törene katılanlar teröre lanet yağdırırken şehit erin babası Bilal Altın, 'İki oğlum daha var. Onları da bu vatana şehit vermeye hazırım' dedi. Şehit er Veli Altın'ın kardeşi Süleyman Altın,'ın 'Ben de ağabeyim gibi canımı vermeye hazırım' diye haykırması yürek dağladı." Görüyorsunuz işte; gazete illâki yaşanan büyük bir acıyı (bir kez daha) yoluna sokmaya çabalıyor... Habere eşlik eden iki de fotoğraf var. İlkinde Veli Altın'ın tabutuna sarılmış dört kadının gözyaşları içinde kendilerinden geçtiklerini görüyoruz. İkinci fotoğrafta ise Veli Altın'ın (hani gazeteye göre "İki oğlu daha var. Onları da bu vatana şehit vermeye hazırım" diyen) babası Bilal Altın'ı görüyoruz. O da perişan, o da gözyaşları içinde... O zaman soralım: Madem cenaze törenine hakim ruh hali haber başlığında belirtildiği gibi "2 oğlumu daha şehit veririm" gibidir, o zaman bu gözyaşları niçin? Öyle ise bu gözyaşları neden? Her şeyin "televoleleştirilmesini" anladık ama bu kadarı biraz fazla olmuyor mu? (K.B.)
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |