https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480&iu=/1347001/Yenisafak-Video-Preroll&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp] https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480|640x350&iu=/1347001/Yenisafak-VideoPOSTROLL&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp]
Gündem MİT tırları meselesi pis bir işti diyoruz

'MİT tırları meselesi pis bir işti diyoruz'

Yeni Şafak yazarlarının Türkiye ve dünyadaki gündeme dair analizlerini sizler için özetledik... Mehmet Acet köşesine Erdoğan için Lahey hayali kuranların hüsranlarını taşıdı. Bülent Orakoğlu, Fatma Barbarosoğlu, Aydın Ünal ve Süleyman Seyfi Öğün de gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Haber Merkezi Yeni Şafak
Aydın Ünal, Bülent Orakoğlu, Fatma Barbarosoğlu, Süleyman Seyfi Öğün ve ​Mehmet Acet.
Aydın Ünal, Bülent Orakoğlu, Fatma Barbarosoğlu, Süleyman Seyfi Öğün ve ​Mehmet Acet.

Mehmet Acet, Bülent Orakoğlu, Fatma Barbarosoğlu, Aydın Ünal ve Süleyman Seyfi Öğün'ün yazılarının en dikkati çeken bölümleri:

0. Türkiye’yi frenlediler de
'MİT tırları meselesi pis bir işti diyoruz'

Meseleye matematik mantığıyla bakacak olursak olan şudur: Suriye’deki savaşa müdahilliği üzerinden Türkiye’nin yöneticilerini Lahey’e göndermek isteyen iradenin Türkiye ayağı darmadağın oldu. Tıpkı tespih taneleri gibi… MİT tırları meselesi ‘pis’ bir işti. Operasyonun kurgusunu yapanlar da, taşeronluğunu yürütenler de, temiz niyetlerle hareket etmediler. Gazeteci kimliğiyle bu pisliğe bulaşanlar da ‘haber odaklı değil hedef odaklı’ bir mantıkla hareket ettiler. Hedef belliydi zaten.

Mehmet Acet'in yazısının tamamını okumak için tıklayınız:

1. Önemli gelişmelere neden olabileceğinin işaretlerini veriyor
'MİT tırları meselesi pis bir işti diyoruz'

Enis Berberoğlu, Sedat Ergin ve Yavuz Donat'ın, 28 Şubat Süreci'nde CUNTA’nın kontrolünde yazdıkları kurmaca haberler ve yazı dizileriyle tarafıma ‘psikolojik harekat ‘ uyguladıkları gerekçesiyle tanık davacı ve mağdur olarak katıldığım mahkemede kendilerinden davacı olmuştum. 28 Şubat Süreci’nin en kara ve acılı günlerinin yaşandığı demokrasi ve insan haklarının askıya alındığı bir süreçte Berberoğlu Hürriyet Gazetesi’nde kaleme aldığı  ‘Askere meydan okuyan polis şefini tanıyalım’ başlıklı yazısında şeref ve haysiyet cellatlığı yaparak ‘tetikçi gazeteciliğin ‘somut bir örneğini göstermiş, hakkımda kurmaca iddia ve iftiralarda bulunmuştu. Üstelik bu eylemi başkanlık görevime başladıktan tam 7 gün sonra gerçekleştirmiş, ’kendi yarattığı haber kaynağını’  CUNTA’ya yaranmak için gönüllü olarak darbecilere ihbar ettiğini, köşe yazısında övünerek açıklamıştı. Bu süreç sonrasında ETİK gazeteciliği göz ardı ederek darbeye üstün hizmetleri nedeniyle, Hürriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeliği'ne kadar yükseltilmişti. Berberoğlu kısa süre sonra CHP’ye geçti. Genel Başkan Yardımcısı ve Milletvekili oldu. Siyasetteki hızlı yükselişi de normal değildi. Parti içinde herhangi bir faaliyeti olmamasına rağmen önseçime girmedi. 

Bülent Orakoğlu'nun yazısının tamamını okumak için tıklayınız:

2. İsim ve resim bilincinde bir yerlerde gizlidir
'MİT tırları meselesi pis bir işti diyoruz'

Ramazan'da şehirlerin sokaklarında çalınan davulun anlamsız olduğunu bir kaç yıldır dile getiriyorum. Fakat ne zaman dile getirsem “geleneğimiz devam etsin” lobisi ile karşılaşıyorum. Üstelik oruç tutanlar sokaklarda davulcu istemez iken, “ille de geleneğimiz” lobisinin nostaljik davulcu takıntısını anlamlandırmakta bir hayli zorlanıyorum. Bazıları gece derin uykusunda davulcunun tokmaklarının gürültüsünü hiç duymasa bile bir şekilde sokağından geçtiğini bilmenin emniyetine ya da hatırasına sığınmak istiyor belki de. Hatıra ve davulcu bahsini Cemil Kavukçu’nun “Yalnız Uyuyanlar İçin” öyküsünden daha iyi anlatabilecek bir öykü bulmanın çok kolay olmadığını düşünüyorum. Cemil Kavukçu “Yalnız Uyuyanlar İçin” öyküsünde davulcu ile oğlunu arayan, oruç ile uzaktan yakından alakası olmayan bir memuru anlatıyor.

Fatma Barbarosoğlu'nun yazısının tamamını okumak için tıklayınız:

3. Akif’in hayalindeki nesli temsil eden Asım
'MİT tırları meselesi pis bir işti diyoruz'

Topraklarımızdan yurtdışına ilk kez 1830 yılında talebe gönderilmiş. O tarihten beri de her yıl çok sayıda öğrenciyi, ağırlıkla Batı ülkeleri olmak üzere yurtdışına tahsil için gönderiyoruz. Yurtdışında tahsil gören öğrencilerin bir kısmı geri dönmezken, geri dönenler de Osmanlı’nın ve Türkiye’nin batılılaşmasında ve modernleşmesinde kritik rol üstlenmişler. Gerek Osmanlı’da, gerek Türkiye Cumhuriyeti’nde, ağırlıkla yurtdışında tahsil görmüş öğrenciler üzerinden yürüyen Batılılaşma ve modernleşme hareketlerinin ne kadar çarpık ve hastalıklı olduğunu hepimiz bizzat görüyor ve yaşıyoruz. Yurtdışındaki öğrencilerimize ilişkin bu tartışma, edebiyatımızda iki sembol isim üzerinden de yapılmış: Tevfik Fikret’in oğlu Haluk ve Mehmet Akif’in hayalindeki nesli temsil eden Asım… Tevfik Fikret, oğlu Haluk’u İskoçya’ya gönderirken beklentileri çok yüksektir. Oğlunun orada san’at, fen öğreneceğini, itimat, itina, cesaret, ümid edineceğini, sonra da dönüp yurdunu aydınlatacağını ummaktadır. Ne var ki haluk İskoçya’dan ABD’ye geçer, orada din değiştirip Hristiyan, hatta papaz olur ve orada öylece ölür.

Aydın Ünal'ın yazısının tamamını okumak için tıklayınız:

4. Yürüme eylemi târihsel olarak çevrimsel bir izleğe sâhipti
'MİT tırları meselesi pis bir işti diyoruz'

İnsan sâdece eyleyen bir varlık değil. İnsan eyledikleri üzerine düşünen ve onları, çeşitli manâlar vererek yeniden kurgulayan bir istidâta da sâhip. Bu süreçler içinde, çok tabiî olsa gerekir, eylemelerimiz “orijinâlitesini” kaybediyor. Çok basit bâzı işlevlere karşılık gelen eylemeler çok başka manâlar kazanıyor. Meselâ yemek yemek hayâtımızı idâme ettirmek için “olmazsa olmaz” bir eylemedir. Ama gusto veyâ gastronominin târihi böyle söylemiyor. Çatal, kaşık, tabak, sofra örtüsü, masayı süsleyen, içindeki çiçeklerle birlikte  bir vazo , servis yapan kibar bir garson, çeşitli inceliklerle donanmış bir sofra âdâbı, romantik bir müzik ve sevgiliyle başbaşa yenen bir yemek… Bu tablo yemek yeme işinin nerelere kadar götürüldüğünü gösteriyor. Seçkin zevklerle tercih edilen bir lezzet farkı… Uzatabiliriz; ama görünen o ki, artık sâdece hayâtımızı idâme ettirmek için yemek yemiyoruz. Yemek yeme eylemi, artık yemek yeme eylemi olmaktan çok, ama çok uzak bir yerlere taşınmış durumda… Belki de, medeniyet dediğimiz târihsel birikim insan eylemelerinin orijinalitesinden olan sapmaların eşlenmesinden  başka bir şey değil. Sayın Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “adâlet” yürüyüşü de bana, nedense  işin bu veçhesini düşündürdü. Fiillerden yola çıkmak bana her zaman düşünmenin sağlam, güvenilir bir başlangıcı olarak gözükmüştür. Yürüyüş elbette bir hareketliliği anlatıyor. İnsan ne için yürümüştür ki? Orijinal olarak “yürüyüş eylemi, öngörülmüş bâzı amaçlar için yer değiştirmeyi; o amaçlara yakın bir yerlere ulaşmayı ifâde eder” dersek yanılmış olmayız. Bu eylem yine işlevsel bir şeylere karşılık geliyor. Meselâ atalarımız avlarını izlemek için yürürler, yer değiştirirlerdi. Bunu anlamak mümkündür. Verimli otlaklara ulaşmak için yürümek de göçerlik dâiresinde yine hayâtî bir amaca mâtuftu. Yürüme eylemi, daha sonraları “ticârî” ve “dînî” (Hac gibi) manâlar da kazandı.

Süleyman Seyfi Öğün'ün yazısının tamamını okumak için tıklayınız: