https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480&iu=/1347001/Yenisafak-Video-Preroll&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp] https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480|640x350&iu=/1347001/Yenisafak-VideoPOSTROLL&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp]
Hayat Şairlerin İstanbulu

Şairlerin İstanbul’u

Boğaziçi’nin akşamını, sabahını, mevsimlerini muhteşem üslubuyla adeta renkli tablolar halinde anlatan Abdülhak Şinasi Hisar, eylül sonlarının Boğaziçi’ni şöyle resmeder: “İhtimal ki hiçbir şey eylül sonlarının bu yumuşak ve ancak bazı tecrübeli kadın gözlerine ve yüzlerine benzetilecek munis günlerinin gönlümüze döktüğü şefkat ve şiir tadına erişemez.”

Haber Merkezi Yeni Şafak
Şairlerin İstanbul’u
Şairlerin İstanbul’u

İstanbul’un darası alınsa geriye koca bir aşk kalır. Çünkü İstanbul’un özü, mayası aşktır: Tarih aşkı, tabiat aşkı, medeniyet aşkı, insanlık aşkı ve bunların toplamı ilahi aşk. Bu aşk, herkesin aşk beklentisine cevap verecek denli zengin ve çeşitlidir. O kapıyı çalan eli boş dönmez, gönlü boş dönmez. İstanbul’un her semti aşkın farklı cephesini, farklı bir rengini barındırır. Kaside-i tannâne’de “Sitanbul cümle âlemden ibâret başka bir âlemdir” diyen Sünbülzâde Vehbî, onun büyüklüğünü ve ihtişamını böyle dile getirir. Philip Mansel, bu ihtişamın kaynağını Topkapı Sarayı olarak görür ve şunları der: “Konstantiniyye demek imparatorluk ihtişamı demekti. Bu ihtişamın kaynağı, yarımadanın Boğaziçi, Haliç ve Marmara Denizi’nin buluştoğo doğu ucuna inşa edilmiş olan saraydı. Avrupa’nın kıyısına oturtulmuş olan sarayın Asya’ya da hâkim bir manzarası vardı. Bulunduğu yer ‘Cihan Fatihi’ne yakışır bir beldeydi.” (Konstantiniyye, Dünyanın Arzuladığı Şehir 1453-1924, s.75) Evet, dünyanın arzuladığı bir şehir İstanbul, özellikle de şairlerin: İstanbul başlıbaşına bir dil mozaiğidir. Onunla yıkanmadıkça onu anlayamayız. İstanbulsuz insanımızı da anlayamayız.” diyen İlhan Berk, İstanbul’un şiirinin büyük bir atardamarı olduğunu söyler. “İstanbul bin göz dudak halinde ayakta.” der. Cemal Süreya: “Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar.” derken, onu sevgiliye benzetir. Sezai Karakoç ise “Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun / İstanbul kalmıyor.” diyerek sevgiliyi İstanbul’la özdeş kılar, onu İstanbul’un yerine koyar.

REKLAM

YETER Kİ RUH OLSUN İNSANDA

İstanbul’u, özellikle de Boğaziçi’ni en güzel anlatan yazarlardan biri hiç kuşkusuz Abülhak Şinasi Hisar’dır. Fehim Bey Ve Biz’de “İstanbul, dünya güzeli bir kadın gibi, dünya güzeli olan bu şehir, her zaman gönül alıcı İstanbul...” diyerek ondaki aşkı işaret eder. İşte Boğaziçi Yalıları’ndan bir bölüm: “Boğaziçi akşamı ne kadar güzel! Sevdiğimiz ve bize bir aşk vaat eden bir yüz kadar güzel! Uzaktan, sevgilinin doyulmamış mavi, parlak ve ıslak bakışlarına benziyor. Mevsimler geçti. Fakat bu tatlara doymuş değiliz. Dağlar koyu kadifelerini giydiler. Akşam güya her şeyin üstüne ağır bir ihram örterek bütün şekilleri bize birer büyüklük timsali gibi gösteriyor. Tenha Boğaziçi’nde ölen akşam, aşkın ve güzelliğin inleyen yalnız suları, muhteşem musikîleriyle parıldıyor!” (Boğaziçi Yalıları, s.29) O parıltıya bir de sevgilinin gözleri değmeyegörsün “Işıldar baştanbaşa Boğaziçi” der, Nuri Pakdil. Çünkü, Sezai Karakoç “Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun” dediği İstanbul’dur bu ışıltının kaynağı. Bu ışıltı Melih Cevdet Anday’ın şiirinde ayın ondördüne dönüşür: “Yamandır Boğaziçi’nde ayın ondördü yaman / Çileden çıkarır adamı dinden imandan eder / Komaz zengin fakir farkı / Kör eder, sağır eder, dilsiz eder. / Kimi der ki, “Gel de inanma Allah’a / İspatı işte ortada / Bu şehrayin, bu nur... / Yeter ki ruh olsun insanda. / Ruh ruh...üst tarafı yalan / Para mal mülk han hamam yalan” Necip Fazıl Kısakürek “Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği” derken, mangalla serinlik kaynatmak gibi harika bir imge düşürür şiirimize.

REKLAM

Yahya Kemal’in ‘Aziz İstanbul’u, Necip Fazıl’da daha içtenlikli bir söyleyişle ‘Canım İstanbul’ olur. İstanbul’a ‘Canım İstanbul’ diyenlerden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’dur: “Yeditepeye kurulmuş / pul pul / Gümüş gümüş balıkları / Pul pul / Işıktan sudan örülmüş / Canım İstanbul.” Yine Abdülhak Şinasi Hisar’a kulak verelim: “Göklerinin yıldızları birer birer sönmüş gibi başka yerlerin karanlığına döndüklerini gördüm. Ancak bir Boğaziçi var ki hayatı güzellik için sayarak, sanat için sanat yapan, ruhun ihtiyacını süsleyen güzel ve hüzünlü bir ses gibi, insana inanılmaz sihirli güzellikler duyurmaktadır.” (Boğaziçi Yalıları, s.25)

Ahmet Hamdi Tanpınar “Boğaz’ın mazisi belki de aradıklarmızı yerlerinde bulamadığımız için bizi öbürlerinden daha fazla çekiyor.” (Beş Şehir, s.234) derken, önemli bir hususa parmak basar. Boğaziçi bir bakıma İstanbul’un beşerî yanını içinde barındırır. Hislerin, arzuların, tutkuların, çılgınlıkların en yoğun yaşandığı yerdir Boğaziçi. İnsanın bu özelliklerine, bu hallerine tanık olmadan onu anlamış olmayız. Aliya İzzetbegoviç’in şu sözünde olduğu gibi: “Bir insan fikirleri ile değil duyguları ile tarif edilir.” Yahya Kemal bu duyguların İstanbul’un semtlerinde derece derece olduğunu belirttikten sonra şunları der: Boğaziçi’nde bazı vadilerde ve körfezlerde, havanın tecelli ettirdiği bazı saatlerde, yalnız hayatın şedit bir şevki belirirdi. Heveslerinin peşinde koşan bir İstanbul genci, Endurûnî Vâsıf, yüz otuz sene evvel, Boğaziçi’nin iki yakasında, iki köşeyi, neş’enin bir fıskiye yükselişiyle: ‘Baharın bu şeb emvâc-ı safâ aştı boyundan / Vâsıf gidelim Göksu’ya İstinye Koyu’ndan.” mısralarında terennüm ediyordu.”

REKLAM

BOĞAZİÇİ’NİN GÜZELLİĞİYLE GÜZELLEŞİR SEVGİLİ

Boğaziçi’nin akşamını, sabahını, mevsimlerini muhteşem üslubuyla adeta renkli tablolar halinde anlatan Abdülhak Şinasi Hisar, eylül sonlarının Boğaziçi’ni şöyle resmeder: “İhtimal ki hiçbir şey eylül sonlarının bu yumuşak ve ancak bazı tecrübeli kadın gözlerine ve yüzlerine benzetilecek munis günlerinin gönlümüze döktüğü şefkat ve şiir tadına erişemez. Ruh ve his dünyaları sanki bize daha iyi görünür. Arzu ve hülyalarla hakikatin bir türlü birleşmeyen arası belki dha çok açılır.” (Boğaziçi Yalıları, s.27) Nuri Pakdil’in “Işıldar baştanbaşa Boğaziçi / Değmeyegörsün gözlerin sulara”beyitindeki bu ışıltıda, arzu ve hülyalardan çok, hakikatin aydınlığı vardır bence. O, İstanbul’u, medeniyetimizin başşehri olarak daha çok manevi yönünden yansıyan güzellikleriyle resmeder. Boğaziçi sevgilinin güzelliğiyle ışıldar. Tersinden bakıldığında da Boğaziçi’nin güzelliğiyle güzelleşir sevgili. Kısacası aşk denen duygunun en ihtişamlı yaşandığı bir mekan olarak “Boğaziçi, İstanbul’dan ayrı, kendi çerçevesi içinde görünen, yalnız kendine benzer, iki sahil boyunca parça parça, lakin yekpare bir şehirdi.” der, Yahya Kemal. Kanunî’nin Boğaz’da yaptığı gezintilere Bakî ile beraber gitmesi boşa değilmiş meğer. Tanpınar, Boğaz’ı zevklerimizin, duygularımızın büyük düğümü olarak görür. Bu düğümü elbette Bakî gibi bir şair çözer ancak. “Boğaz bana daima zevklerimizin, duygularımızın büyük düğümlerinden biri gelmiştir. Öyle ki, onun bize külçelenmiş manasını çözdüğümüz zaman büyük hakikatlerimizden birini bulacağız sanmışımdır. Bu bir hayal olabilir. Birçok güzellikler insana kainatın eşi veya eşiti oldukları vehmini verirler. Onlarla karşılaştığımız zaman bizde büyük, kendi kendine yetebilecek bir hakikat karşısında imişiz hissi uyanır. Bazı tarikatlerin güzel insan yüzünde, güzel insan vücudunda Tanrı’yı aramalarının sırrı bu değil midir?” (Beş Şehir, s.79)

REKLAM

Gelin Esrar Dede ile nokta koyalım yazıya: “Yarin kademi bastığı yer olmasa anda / Bir dâhi harâm idi bana bûy-ı Sıtanbûl / (...) Gelmez mi aceb gül-i handan dahi Esrâr / Gülmez mi bugünlerde yine rûy-i Sıtanbûl"

ARİF AY

İstanbul - VIII

Işıldar baştanbaşa Boğaziçi

Değmeyegörsün gözlerin sulara (*)