SeçimTürkiyede sistem tartışması

Türkiye'de sistem tartışması

Türkiye'de parlamenter sistemin 1960 sonrasından itibaren yaşadığı krizler, 1970'li yıllardan itibaren bir sistem tartışmasının ortaya çıkmasına neden oldu. Yaşanan krizler ve tıkanıklıklar nedeniyle 1970'li yıllardan bugüne bazı siyasi partilerin yanı sıra, aralarında Turgut Özal, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş ve Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasi liderler yeni bir sisteme geçilmesi talebinde bulundu.

Haber MerkeziYeni Şafak
Diğer
Diğer

Türkiye’de parlamenter sistemin yaşadığı krizler karşısında demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş partilerin ve hükümetlerin sistemi yeniden ihya etme veya restorasyon çabası iki farklı boyut üzerinden şekillendi. 1970'lerin başından itibaren sistemin ortaya çıkardığı krizlerin çözümü veya alternatif sistemler tartışılmaya başlandı. Bu noktada sistem tartışmaları sol geleneğin temsilcisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) için rejim meselesi ile özdeşleştirilen bir konu oldu. Sistemin değişimine karşı çıkan sol, alternatif bir tartışma üretemediği gibi sistemin restorasyonu konusunda da net bir tavır ortaya koymaktan kaçındı. Milli Görüş geleneğinden gelen Milli Nizam, Milli Selamet ve son olarak AK Parti ise sistemin yaşadığı krizlerin çözüme kavuşturulamaması karşısında yeni bir sistemin inşa edilmesini talep etti. Yine 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın kendisi de Başkanlık sisteminin tartışılmasını istemiş ancak partisi ANAP'ın içinde farkı tartışmalar yaşanmıştır. Cumhurbaşkanları Turgut Özal'ın yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Alparslan Türkeş gibi liderler de Türkiye'nin Başkanlık sistemine geçişini savunan önemli isimler oldu.

Bu kapsamda Türkiye’de siyasal sistem tartışmasının statüko yanlısı kesimler ile değişim talep eden kesimler arasında şekillendiğini ifade edebiliriz. Bu tartışmada öne çıkan en önemli aktörlerin ise statükonun merkezini oluşturan ordu, bürokrasi, AYM ve bunlara eklemlenen medyanın olduğu görülmektedir. Nitekim sistem tartışmalarının yanı sıra bu kesimler statükoya aykırı gördükleri anayasa değişikliklerini ya AYM üzerinden engellemek istediler ya da asker veya bürokratik oligarşi üzerinden değişiminin gerçekleşmesini önlediler.

1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de parlamenter sistem

içerisinde ortaya çıkan tıkanıklıkların ve istikrarsızlıkların giderilmesi için alternatif bir sistem olarak Başkanlık modeli tartışması yaşanmaya başlandı. Bu sistemi öneren değişim yanlısı siyasi gruplar için ortak vurgu ‘istikrar, hızlı karar alma, güçler ayrılığı, halk ile yaşanan kopukluğun ve kırılganlıkların giderilmesi ve yaşanan siyasi krizlerin’ önüne geçmekti. Değişim karşıtları ise sistem değişikliği talebini 'rejim değişikliği ve tek adamlık' ile özdeşleştirmeye çalıştı. Bu noktada 1970’lerden itibaren siyasal sistemin değişimi taleplerinin siyasi partilerin seçim beyannamelerinde ve programlarında yer almaya başladığı görülmektedir.

Başkanlık sistemi Milli Nizam Partisi’nin programında

Milli Selamet Partisi, Başkanlık sistemine 1973 yılındaki seçim beyannamesinde yer verdi.

Türkiye'de siyasal sistemin başkanlık modeline dönüşümünü talep eden ilk partilerin Milli Görüş geleneğinden gelen partiler olduğu görülmektedir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde buna benzer tartışmaların yaşandığı iddia edilmekte ancak, bu konuda kesin bir veri bulunmamaktadır. Bu konuda ilk ciddi tartışmaların 1970'li yıllarda yaşandığı görülüyor. Milli Görüş geleneğinin lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın liderliğini yaptığı Milli Nizam Partisi (1970-71) ve daha sonra kurulan Milli Selamet Partisi, Başkanlık sistemine yer veren ilk partilerdir. Milli Nizam Partisi programında “icrai organın daha kudretli olması süratli çalışabilmesi için Reisicumhur’un tek dereceli olarak seçilmesi ve icrai organ düzenin başkanlık (presidantielle) sistemine göre tanzim” edilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Türkiye’de siyasal sistem tartışması statüko yanlıları ile değişim talep eden kesimler arasında şekillenmiştir.

Mili Selamet Partisi ise 1973’te Türkiye’de yaşanan kriz ve tıkanıklıklar karşısında sistem tartışmasını ele aldı ve hazırladığı seçim beyannamesinde Başkanlık sistemini getireceklerini yazdı. Hazırlanan beyannamede “Başkanı tek dereceli olarak millet seçecektir. Böylece millet devlet kaynaşması ve bütünleşmesi kendiliğinden doğacak ve Cumhurbaşkanı seçimi mevzuunda rejimimizi yıpratan iç ve dış spekülasyonlara imkân kalmayacaktır” denilerek Başkanlık sisteminin gerekliği vurgulandı.

Türkeş: Halkın yönetime katılması sağlanmalı

Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) kurucusu ve uzun yıllar boyunca genel başkanlığını yapmış olan Alparslan Türkeş ise 1979 yılında yayımlanan ‘Temel Görüşler’ isimli kitabında Başkanlık Sistemini tartışarak, Başkanlık sistemini savunduğunu belirtir. Türkeş kitabında, "Milliyetçi Hareket, tek başkan, tek meclis sistemini savunur. Çağımız kuvvetli, adil ve hızlı icra çağıdır. Türk milleti, dünya imparatorlukları kurduğu devirlerde kuvvetli, adil ve hızlı icra sistemini uygulamıştır, kuvvetli ve hızlı icra, icra gücünün tek elde toplanmasıyla mümkündür. Bunun için tarih ve töremize uygun olarak başkanlık sistemini savunuyoruz. İcrayı, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık olarak ikiye bölemeyiz. Her konuda bütünleşmeci olduğumuza göre, icranın başında da bütünleşmeci olmalıyız” diyerek Başkanlık sisteminin Türkiye’nin tarihsel bir gerçeği olduğunu ifade eder.

MHP'nin kurucu lideri Alparslan Türkeş, Temel Görüşler isimli kitabında Başkanlık sisteminin gerekliliğini vurguluyor.
Yine Dokuz Işık isimli kitabında “Başkanlık sistemi diye adlandırdığımız bu görüşümüzün tahakkuku halinde devlet başkanı, referandum usulü ile bizzat milletin kendisi tarafından seçilecek ve böylece halkın yönetime katılması ve kendilerini ilgilendiren konularda alınacak olan kararlara bizzat iştirak etmesi sağlanarak milli demokrasi tesis edilmiş olacaktır” ifadelerini kullanıyor. Bu bağlamda hem Milli Görüş hareketinin hem de Türkeş’in sistemin başkanlık modeline göre yeniden ele alınması ile ilgili tartışmalara öncülük ettiği görülmektedir. İki kesiminde üzerinde en fazla durduğu nokta ise “milletin belirleyici rolü” üstlenmesi gerektiği fikridir.
MHP'nin kurucu lideri Alparslan Türkeş, 9 Işık isimli kitabında Başkanlık sistemine yer verir.

1980 askeri darbesinden sonra ise başkanlık sistemi daha çok yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte gündeme geldi. Ancak 1982’de hazırlanan yeni anayasa ile cuntacıların sistem içerisinde doğrudan temel aktör olarak ön çıkmasını ve 1960 darbesi ile ortaya çıkan vesayet mekanizmalarının daha da güçlenmesini sağlayacak bir model benimsendi. Yine benzer şekilde cuntanın başında bulunan Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı seçtirerek statükonun sürdürülmesi sağlandı.

Özal: TBMM ve Cumhurbaşkanı aynı seçimle seçilmeli

Başbakan Turgut Özal ise 1984’ten itibaren sistemin değişimi ile ilgili yeni bir tartışma başlattı. Özal, siyasal alanda yaşanan tıkanıklıklar nedeniyle Türkiye’de mevcut sistemin artık işlemediğini ve ülkenin karşı karşıya kaldığı sorunların çözümü konusunda etkisiz kaldığını dile getirerek yeni bir sisteme geçilmesi gerektiğini savundu. Özal’ın Türkiye için önerdiği en önemli sistem ise Başkanlık sistemi oldu. Özal’a göre Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı siyasi krizler ve istikrarsızlıklar ancak güçlü bir Başkanlık sistemi ile ortadan kaldırılabilirdi. Osmanlı’dan modern Cumhuriyete kadar geçen sürecin değerlendirmesini yapan Özal, Başkanlık sisteminin Türkiye’nin tarihi karakterine ve geleneğine de uygun olduğunu belirtiyor.

Özal’ın üzerinde durduğu diğer önemli unsurlar ise güçler ayrılığı prensibinin ve hızlı kalkınmanın Başkanlık sistemi içerisinde daha başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilecek olmasıydı. Özal’a göre Başkanlık sistemi içerisindeki check-balance (karşılıklı denetim) sistemi ile Türkiye’de güçler ayrılığı keskin bir biçimde birbirinden ayrılabilir ve hızlı karar almanın mümkün olduğu bir sistemde ekonomik kalkınma daha güçlü bir şekilde sağlanabilirdi.Başbakanlık döneminde Başkanlık sistemine yeterince destek bulamayan Özal, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra bu sistemin daha çok tartışılmasını ve gündeme getirilmesini istedi.

‘Parlamenter sistemde denetim yok’
OYNAT01:27
‘Parlamenter sistemde denetim yok’
1993 yılında Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün programına katılan 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, parlamenter sistemin Türkiye'de istikrarsızlığa yol açtığına dikkati çekiyor. Özal, bakanların parlamentonun dışından seçilmesi ve denge denetleme sisteminin güçlendirilmesinin Türkiye için yararlı olacağını ifade ediyor.


Bu konun tartışılabildiği panel ve programların yapılmasına doğrudan destek verdi. Özal’ın sunduğu Başkanlık modeli bugün AK Parti ve MHP’nin üzerinde uzlaştığı anayasa değişikliğiyle büyük benzerliklere sahip. Özal’ın sunduğu öneriye göre, Cumhurbaşkanı ve Meclis seçimleri eş zamanlı olmalı ve Meclisin erken seçim kararı alması durumunda cumhurbaşkanlığı seçimleri de yapılmalıydı. Yine Cumhurbaşkanı’nın yetkileri korunmalı ve seçimler 5 yılda bir iki turlu bir şekilde gerçekleşmeliydi.

Özal'a göre Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Meclis seçimleri eş zamanlı yapılmalıydı.

Özal’a göre Osmanlının bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nde parlamenter sistem sorunların çözümü için etkin bir araç değildi. Ancak Özal döneminde Başkanlık sistemine kendi partisi içerisinden de karşı olanlar olduğu gibi muhalefette söz konusu tartışmaya sert tepki gösteriyordu. Demirel, Özal’ın sistem ile ilgili talebini konjonktürle bağdaştırıyor ve o dönem ANAP’ın zayıflamasına bağlıyordu. Yine benzer bir şekilde Özal’ın önerisi bugünkü muhalefet partilerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan için kullandığı ‘kişisel bir heves’ söylemi ile benzer şekilde değerlendiriliyor ve kendi iktidarını devam ettirmenin bir ara formülü olarak gösterilmeye çalışılıyordu. Muhalefetin bir diğer argümanı da bugünkü muhalefetin en çok kullandığı ‘rejim değiştirilmek isteniyor’ söylemiydi.

Demirel: Başkanlık sistemi istikrar için şarttır

Özal sonrası dönemde bu tartışmalar rafa kalkarken, yerine Cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel de kısa süre sonra, daha önce karşı olduğu sistemin Türkiye için gerekli olduğunu ifade etmeye başladı. Demirel, Türkiye’de yaşanan krizlerin çözümü karşısında halka gitme imkânın olmadığını ve bununda sistemden kaynaklandığını düşünüyordu. Demirel, darbelerin ve siyasi krizlerin ortaya çıkardığı kırılmaların çözümünün sistem değişikliği ile mümkün olabileceğine inanıyordu.

Bu düşüncesini 1997 yılında açıklayan Süleyman Demirel, “Ben, 4 sene 3 aydır Çankaya’da oturuyorum. Bu süre içinde tam 6 tane hükümet onayladım. Bu durum, ister istemez Meclis hükümetini tartışılır hale getirdi. Seçim oluyor, ama bu Meclis hükümet çıkaramıyorsa, zorluk ortaya çıkıyor. Bu, Türkiye’yi bir arayışa götürüyor. Yarı başkanlık, başkanlık sistemi. Onu da şartlar ortaya çıkardı. Ne oluyor? Meclisin seçtiği hükümetten, başkanın seçtiği hükümete geçiyorsun” dedi. Demirel, kendisine yönelik eleştirilere ise, “Başkanlık sistemi siyasi istikrarın sağlanması açısından şarttır. Yürütme ve yasama birbirinden ayrılmalıdır. Başkanlık sistemi kaçınılmazdır. Türkiye bu sistemi tartışmalıdır” cevabını verdi.

Yine 4 Şubat 1998 tarihinde Ankara Genç İşadamları Derneği Kongresi’nde açıklamalarda bulunan Demirel, ''Ben isterdim ki, Türkiye Cumhurbaşkanını seçsin. Ben isterdim ki, Türkiye dar bölge seçimine gitsin. Temsili sistem işlemiyor. Ben İsterdim ki, Türkiye'de başkanlık sistemini yapalım. İçimde ukdedir yapamadık. Devlet büyük, ülke büyük, halk çok dinamik biz bu ülkeyi idare edemiyoruz. Sistemde değişiklik yapmamız lazım'' ifadelerini kullanarak Başkanlık sisteminin önemini vurgulamıştı.

Dönemin Demokratik Sol Partisi (DSP) Genel Başkanı Bülent Ecevit ise tıpkı bugünkü muhalefetin yaptığı gibi sistem değişikliğini rejim değişikliği ile ilişkilendirerek Demirel’e sert tepki gösterdi. Ecevit, “Rejim değişikliği önerileri bence tehlikeli bir kumardır (…) Bence Türkiye’deki laik demokratik rejim açısından ciddi bazı sakıncalar taşımaktadır… O kişi laik demokrasiyi yıkmaya kalkışırsa bunu kim nasıl önleyebilecektir” diyerek sistem tartışmasını bir beka sorunu olarak göstermeye ve rejimle ilişkilendirilmeye çalıştı. Bu söylem, bugünkü muhalefet liderleri tarafından iktidara dönük olarak kullanılıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başkanlık sistemi


Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini en güçlü şekilde dile getiren isim ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığı yaptığı dönemden beri Başkanlık sisteminin Türkiye için bir gereklilik olduğunu savunuyor. Nitekim Erdoğan’ın öncülük ettiği bu tartışma 2000’li yıllarda daha geniş kapsamlı olarak tartışılmaya başlandı. 2003’te 59. Hükümetin kurulmasından kısa bir süre sonra katıldığı bir televizyon programında açıklama yapan dönemin Başbakanı Erdoğan, Başkanlık sistemi ile ilgili, “Başkanlık sistemi konusunda bir konsensüs sağlanırsa, Türkiye’nin ciddi bir sıçrama yapacağına inanıyorum. Siyasetteki arzum Başkanlık Sistemi. İdeal olanı Amerikan Modeli, tabi bunun için de ülkedeki tüm kurumların halkla bütünleşerek bir konsensüs sağlanmalıdır... bunu başardığımız taktirde Türkiye ciddi bir sıçrama yapacaktır” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan uzun yıllardan beri Başkanlık sistemini savunuyor.

Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları başta CHP lideri Deniz Baykal olmak üzere muhalefet partileri ve dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından eleştirildi. Sezer bu dönemde yaptığı açıklamada, “Anayasada, demokratik devlet niteliği Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılmış, demokrasiye en uygun olması nedeniyle de parlamenter hükümet sistemi kabul edilmiştir” diyerek başkanlık sistemi tartışmasını anti-demokratik olduğunu iddia etti.

367 krizi ve e-Muhtıra


Parlamenter sistemin yaşadığı kriz ise özellikle 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun ortaya attığı ve daha sonra vesayet kurumları tarafından büyük bir krize dönüştürülen 367 krizi ile birlikte farklı bir sürece girdi. TBMM’de yapılan oylamanın iptali için AYM’ye başvuran CHP lideri Deniz Baykal, karar öncesi, “Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider” dedi. 27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanlığı sitesinde yayınladığı “e-Muhtıra” ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerini daha da karmaşıklaştırdı ve “TSK’nın gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacağı” mesajı verilerek siyasal alana müdahale sinyali verdi.


AYM’nin de TBMM’deki oylamayı iptaliyle birlikte AK Parti, yaşanan krizi çözmek için erken seçim kararı aldı. 22 Temmuz 2007’de gerçekleşen seçimlerden büyük bir zafer elde eden AK Parti, hemen ertesinde hazırladığı anayasa paketini ANAP ile uzlaşarak referanduma götürdü. Hazırlanan anayasa paketi ile Anayasanın 102. maddesine “Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi” ibaresi eklendi. 21 Ekim’de gerçekleşen referandumda anayasa değişikliğini öngören paket yüzde 68.95 oranında kabul gördü. Bu değişiklik ile halkın iradesinin devletin zirvesinde doğrudan tecelli etmesinin önü açıldı. Bu değişiklik aynı zamanda son 40 yılda var olan Başkanlık tartışmasının daha güçlü bir şekilde gündeme gelmesini sağladı.

2010 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Başkanlık sistemini ele alacaklarını açıkladı.

12 Eylül 2010’da gerçekleşen referandum öncesi bir TV kanalına katılan dönemin Başbakanı Erdoğan, referandumdan sonra Başkanlık sisteminin masaya geleceğini söyledi. Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nın mevcut yetkilerinin fazla olduğuna yönelik açıklamaları ile ilgili yaptığı değerlendirmede başta ABD olmak üzere farklı ülkelerde uygulanan sistemleri örnek vererek “Bu konuda (Başkanlık sistemi) geniş çalışma yapabiliriz. En ideali neyse üzerinde tartışabiliriz. Gerekirse halk oylamasına gidilebilir. Önemli olan ülkemiz hangisiyle daha büyük kazanım elde edecek” şeklinde konuşarak Başkanlık Sistemini işaret etti.

Türkiye’nin Başkanlık sistemine geçişini savunan en önemli isimlerden biri olan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ise, 12 Eylül 2010 yılında gerçekleşen referandumun ardından yaptığı açıklamada parlamenter sistemin tıkandığını söyledi. Kuzu, “Sağlıklı işleyecek tek model başkanlık sistemi. Fransa’daki model yarı başkanlık sistemi, o model çok sağlıklı değil. Kuvvetler ayrılığı parlamenter sistemde yok… Türkiye’de denetim mekanizmaları çalışmıyor. Gerginlik yapmamak gerekiyor. Yeni anayasa metninin hazırlanacağını düşünüyorum. Parlamenter sistemin çıkmazları Türkiye’de çok daha sıkıntı çıkarıyor” dedi.

TBMM Eski Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Türkiye için en sağlıklı sistemin başkanlık sistemi olduğunu söyledi.

Başkanlık sistemi ekseninde yeni anayasa tartışması

Anayasa referandumundan önce başlayan Başkanlık sistemi tartışması siyasilerin ve medyanın da konuya dâhil olması ile birlikte kamuoyundaki en önemli tartışmaya dönüştü. Bu süreçte tartışmalar 2011 yılındaki genel seçimlerle birlikte hız kazanırken, özellikle yeni anayasa tartışmaları ışığında şekillendi. 12 Haziran 2011’de gerçekleşen seçimlerde tüm siyasi partiler yeni bir anayasa sözü verirken, seçimlerden sonra da yeni anayasa ve yeni sistem tartışması ile ilgili tartışmalar devam etti.

Yeni anayasa tartışmalarının devam ettiği süreçte dönemin Başbakanı Erdoğan, yaptığı açıklamada "Yeni anayasanın yazım sürecinde başkanlık mı olur, yarı başkanlık sistemi mi olur, tartışılabilir" demesi ile Başkanlık sistemi Türkiye’nin gündeminde geniş bir yer bulmaya başladı. Tüm siyasi partiler yeni bir anayasanın hazırlanmasına dair bir niyet beyanında bulunurken, muhalefet partileri sistem tartışmasına karşı çıkmayı sürdürdü.

Bu dönemdeki tartışmalar iki farklı boyut üzerine inşa edildi. Muhalefet partileri sistemin tartışılmasına karşı çıkarak, genel olarak sistemle ilgili kaygılarını öne çıkarırken, genel olarak 1990’lı yıllarda kullanılan argümanlara başvurdu.

2011 seçimlerinden sonra yeni Anayasa çalışmaları için 4 partiden üyelerin katılımı ile oluşturulan Anayasa Komisyonu’nda AK Parti’nin en önemli tezi Başkanlık sistemi oldu. AK Parti Başkanlık sisteminin Türkiye için en uygun sistem olduğu vurgularken, muhalefet partileri buna karşı çıktı. Komisyonda ortak bir uzlaşının ortaya çıkmaması nedeniyle dört partinin uzlaşabildiği konular öncelikli olarak tartışmaya başladı. Dört partinin ortak çalışması sonucu 43’ü temel haklar ve hürriyetler olmak üzere 60 madde üzerinde uzlaşıldı. Ancak yeni anayasanın tümü üzerinde ortak bir uzlaşının sağlanamaması komisyonun çalışmalarını sonlandırması ile sonuçlandı.

Anayasa tartışmaları ile kamuoyunda sıkça gündeme gelen sistem tartışmaları Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ise yukarı yönlü bir ivme kazandı. 2007’de yapılan anayasal değişiklik ile Cumhurbaşkanının ilk kez halk tarafından seçilecek olması, Başkanlık sistemini tartışmaların ana merkezine yerleştirdi.Muhalefetin bu dönemde sistem tartışmasını salt Erdoğan’ın adaylığına indirgemesi ve sistemi Erdoğan üzerinden tartışması sistem karşıtı kesimde yeterli bir argümanın oluşamamasına neden oldu.

Halkın Cumhurbaşkanını seçerek yürütmenin başı için doğrudan belirleyici olan bir aktöre dönüşmesi ise sistem tartışmalarında belirleyici oldu. Nitekim 10 Ağustos’ta gerçekleşen seçimleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanması ve halkın belirleyici hale gelmesi sistemin kamuoyunda daha fazla tartışılmasını sağladı.

2011 genel seçimlerinin ardından TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in başkanlığında Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu. (AA)

Yeni sistem tartışması ve anayasa görüşmeleri

10 Ağustos seçimlerinden sonra AK Parti’nin en önemli hedefi uzun yıllardan beri savuna geldikleri sistemsel dönüşümün hızlı bir şekilde gerçekleşmesi oldu. Başbakan Ahmet Davutoğlu görevi devraldıktan sonra bu yönde çalışma başlatacaklarının işaretini verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’da 2015 yılında Somali dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada "Ben başkanlık sisteminin bu sürece güç katacağına inanıyorum. Seri karar almak çok daha çabuk netice almayı getirecektir. Bizdeki sistemde karar süreci süratle işliyor dersek kendimizi aldatırız. Başkanlık, belediye başkanlığımdan beri savunduğum bir tezdir. Ahmet Bey (Davutoğlu) için de savunulacak en önemli tezlerden bir tanesidir” dedi.

AK Parti bu dönemde bir yandan yeni anayasa için çalışmalar yaparken diğer yandan da sistemin kamuoyunda anlatılması yönünde adımlar atmaya çalıştı.

Bu dönemde özellikle bölgede yaşanan Suriye krizi, FETÖ, DEAŞ ve PKK ile mücadele ve diğer bazı iç ve dış gelişmeler Türkiye’nin önceliğinin bu unsurlarla mücadeleye kaymasına neden oldu. Özellikle yaklaşan 7 Haziran genel seçimlerinin ortaya çıkardığı gerilim de eklemlendiğinde Türkiye tarihinin en önemli dönemecinden geçti.

7 Haziran öncesi siyaset alanında tansiyonun yükselmesi, sistem tartışmalarını da etkiledi. AK Parti seçim beyannamesinde yer verdiği Başkanlık sistemini halka anlatırken, muhalefet partileri sistem karşıtı eleştiriler ile tartışmaları sığ bir alana kaydırmaya çalıştı. Özellikle sistemi ‘diktatörlüğü kurma aracı’ olarak tanımlamaya çalışan muhalefet, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef haline getirdi. Bu durum seçimler öncesinde iki farklı blokun ortaya çıkmasına neden oldu.

Muhalefet partileri sistem değişikliğini rejim değişikliği ile özdeşleştirme, sistemin değişim talebini Erdoğan’ın kişisel talebiymiş gibi sunma çabasına girişti. 1 Kasım sonrasına kadar devam eden kırılganlıklar ve Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması çabası sonuçsuz kaldı.Türkiye, 1 Kasım seçimlerinden sonra bir yandan iç ve dış tehditlerle mücadelesini sürdürürken, diğer yandan da yeni anayasa yapımı noktasında adımlar atmaya başladı. 1982 Anayasasının değiştirilmesi talebi bu dönemde de dillendirilirken, sistemin değişimi yönündeki tartışmalar yeniden gündeme geldi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, sistem değişimi ile ilgili olarak "Başkanlık tartışması sistemi en etkin hale getirme meselesidir. Şahısla ilgili değildir. Bizim için en uygun model hangisi, milletimize tekrar sorulmak suretiyle bir karara varılacak. Sayın Cumhurbaşkanı'nın tavrı bellidir; başkanlık sistemi Türkiye'ye lig atlatacak. Böyle önemli bir tartışma milletten bağımsız, milletten ayrı düşünülemez. Bunun kapsamı referandumsa referanduma gidilir" açıklamasında bulundu.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Anayasa görüşmeleri kapsamında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştü.
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Anayasa görüşmeleri kapsamında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüştü.

Başbakan Ahmet Davutoğlu 22 Aralık 2015’te anayasa görüşmeleri için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüşme talebinde bulundu. İki liderle gerçekleşen görüşmelerden ortak bir uzlaşı çıkmaması ve AK Parti’nin referandum için yeterli çoğunluğa sahip olamaması nedeniyle herhangi yeni bir adım atılamadı.

2016 yılına gelindiğinde Başbakanlık sistemi ile ilgili tartışmalar Kemal Kılıçdaroğlu’nun Mayıs 2016’da yaptığı bir açıklama ile yeni bir boyut kazandı. Kılıçdaroğlu, "Diyorlar ki, 'Başkanlık sistemi getireceğiz.' Nasıl başkanlık? Bir kişi konuşacak Türkiye susacak, bir kişi konuşacak hakim ona göre karar verecek, bir kişi konuşacak ona göre milletvekili listeleri hazırlanacak, bir kişi konuşacak istediği adam hapse gelecek. Böyle bir başkanlığı kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net." diyerek Başkanlık sistemine karşı ‘kan döküleceğini’ ima etti. Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı kamuoyunu sarsarken, siyasal alanda da büyük bir tepki topladı.

Bahçeli: Başkanlık teklifini değerlendirebiliriz

Bu süreçte görevden ayrılan Ahmet Davutoğlu’nun yerine gelen Başbakan Binali Yıldırım ise yeni dönemde en önemli hedeflerinin Başkanlık sistemini hayata geçirmek olduğunu söyledi. Açıklamalar ile Başkanlık tartışmaları gündemdeki yerini korumayı sürdürürken, Temmuz ayında gerçekleşen FETÖ’nün hain darbe girişimi ile tartışmalar kesintiyi uğradı. 15 Temmuz’daki hain girişimin ardından ülkede ortaya çıkan birlik ve beraberlik, siyasal alanda da kendine yer buldu. Özellikle üç siyasi parti liderinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı Yenikapı’daki demokrasi mitingi, ‘Yenikapı Ruhu’ olarak bilinen yeni bir süreci başlattı. Darbe girişimi sonrası yaşanan birliktelik siyasal alandaki birlik vurgusunu da güçlendirdi.

Türkiye bu dönemde bir yandan FETÖ ile mücadele başlatırken, diğer yandan da devlet kurumlarının yeniden restorasyonu için büyük bir çaba göstermeye başladı. Devlete sızmış olan FETÖ mensuplarının tasfiyesi ve halkın FETÖ, DEAŞ ve PKK ile mücadeleye verdiği destek ile birlikte içeride yeni bir süreç başladı.

Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehditlerin bertaraf edilmesi için büyük bir toplumsal mutabakat ortaya çıktı ve bu durum siyasal alanı da olumlu etkiledi. Bu bağlamda 15 Ekim 2016’da açıklama yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli başkanlık sisteminin tartışılabileceğini söyledi.

Bahçeli partisinin genel merkezinde Siyaset ve Liderlik Okulu'nun 13'üncü dönem açılışından sonra yaptığı açıklamada, “Türkiye'de meydana gelen tartışmalar siyaseti zenginleştirecek ve sistem tartışmalarına son verecek hayırlı bir sonuca ulaşırsa da bundan memnuniyet duyacağımızı belirtmek isterim” diyerek Başkanlık sisteminin tartışılması gerektiğini işaret etti. Bahçeli, anayasa değişikliğinin Meclis'e getirilmesi halinde referandum yolunun açılması için MHP'nin destek verip vermeyeceği sorusuna ise " Bunun önlemek için biz bu konuda ısrarcı olan siyasi iktidarın önerisini getirmesini istedik. Bize göre TBMM'ye bir metin getirilmesinde yarar vardır." karşılığını verdi.

Başbakan Binali Yıldırım ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Anayasa değişikliği görüşmeleri kapsamında görüştü.

Bahçeli’nin Başkanlık sistemi ile ilgili açıklamalarından sonra AK Parti ile MHP arasında yeni bir görüşme trafiği başladı. 17 Ekim’de Başbakan Binali Yıldırım, Bahçeli ile görüşerek Başkanlık sistemini ele aldı. Görüşmeler sonrası iki liderin talimatı sonrası AK Parti ve MHP’li yetkililerin yeni anayasayı ele alması için bir ekip oluşturuldu. İki tarafın üzerinde uzlaştığı anayasa teklifi sonrası bir araya gelen iki lider uzlaşı metninin AK Parti imzası ile TBMM’ye gönderileceğini duyurdu. Aralık ayı içerisinde TBMM’ye gönderilen 18 maddelik Anayasa değişikliği teklifi TBMM Anayasa Komisyonu’nda görüşüldükten sonra genel kurula gönderildi. Teklif genel kurulda tartışıldığı sırada yeniden bir araya gelen iki lider metinle ilgili görüş alışverişinde bulundu.

TBMM’de görüşülen 18 madde AK Parti ve MHP milletvekillerinin oyu ile genel kuruldan geçti. 26 Ocak’a kadar devam eden görüşmelerin sonunda anayasa paketi 339 milletvekilinin oyu ile kabul edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TBMM Divanı tarafından kendisine gönderilen anayasa değişiklik teklifini 10 Şubat’ta onaylamasının ardından Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemini öngören değişiklik için referandum tarihi de netleşti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayı sonrası toplanan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) referandumun 16 Nisan’da yapılacağını duyurdu.