Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

  • Tüm Yazıları

"Günler gelip geçmekteler / Kuşlar gibi uçmaktalar"

00:00 Ocak 01, 2011
Yazıya başlık olarak seçtiğim Mahmud Hüdai Efendi''nin beytini muhakkak birçoğunuz hatırlıyordur; benim de birçoğunuz gibi ilk kez Ahmet Hamdi Tanpınar''ın Beş Şehir''inde karşılaştığım bu çok yalın, bu neredeyse bir çocuğun ağzından çıkmış derecede yalın beyit, Takvim''i yenilediğimiz bir günde Tanpınar gibi birçoğumuzu da herhalde hüzünlendiriyordur. Tanpınar, Mahmud Efendi''nin arada bir karşısına çıkarak “hiçbir hikmetin teselli edemeyeceği bir hüzünle” beytini tekrarladığını tahayyül etmektedir. “Hiçbir hikmetin teselli edemeyeceği” bu hüzün, herhalde, “kuşlar gibi uçmakta” ve “gelip geçmekte” olan “günler”dir. Tanpınar birkaç sayfa ileride “Eski hayatımızda takvim semavî bir şeydi” demekteyse de, bana sorarsanız, bu büyük yazarımız da, tıpkı yolundan yürüdüğü Yahya Kemal gibi Mahmud Efendi''nin beytine daha fazla kulak verir gibidir.

“Günlerin” gelip geçişine, yani “zaman”a ve giderek “tarih”e tahammül etmek zaten insanlık tarihinin “yeni” sayılabilecek bir alışkanlığı değil midir? M. Eliade''ın herkesten önce açıkladığı gibi, arkaik kültürün insanları özellikle her yılbaşı paradigmatik jestlerin tekrarıyla o yılı, yani “zaman”ı ortadan kaldırmaya, Yaradılış anının yeniden kurulmasına, Kaos''tan Kosmos''a geçişin yeniden yaşatılmasına uğraşıyorlardı. İnsanın kendisini bir “tarihsel varlık” olarak görmeyi reddettiği bu dönemde, kozmik, biyolojik, tarihsel vb. her şey ancak bir tekrar içinde anlamlıdır. Bilindiği gibi, bu “döngüsel zaman” anlayışı Yahudilik''le son buldu ve tek yönlü bir zaman anlayışı içinde “tarih” anlamlı ve değerli bulundu. Hırıstiyanlık ve tarih felsefeleriyle de iyice temellendirilince, zaman ve onu bölüp biçip adlandıran Takvim de saf kozmik takvim olmaktan çıkıp daha çok “tarihsel takvim” olma yoluna girdi. Madem ki zamanın ve tarihin bir anlamı vardı, o halde her ikisine de bir çeki düzen verecek, onları olması gibi düzenleyip adlandıracak bir sahibin de olması gerekliydi. Tarihte karşılaştığımız “takvim savaşları”nın nedeni de, bu her tarihsel takvim sahibinin takvimini herkese dayatma arzusundan kaynaklanmıyor mu?

Benim bildiğim en önemli “takvim savaşı” Fransız Devrimi ile başlamıştır. Cumhuriyet, ilk iş olarak, mekânın yani ülke topraklarının yeni idari yapılanmaya uygun olarak yeniden bölünmesine paralel olarak zamanın da yeniden düzenlenmesine yöneldi. Cumhuriyetçiler her şeye yeni bir ruh kazandırmak istiyor, kraliyetin ve Kilise''nin takvimini de reddediyorlardı. Gregoryen takvimi ayları, haftaları ve tabii bayramlarıyla zamanını doldurmuştu. Bu konuda hazırlanan birçok tasarı ve rapordan sonra Yeni Takvim''in Cumhuriyet''in ilk günü olan 22 Eylül 1792''den başlaması kabul edildi. Hatta bazılarınca bu işte mucizevi bir yan da vardı: 22 Eylül''de gökyüzünde gece ve gündüzün eşit olması gibi aynı gün yeryüzünde de insanlar arasındaki eşitlik ilan edilmişti! Yani yeni bir Takvim için bundan iyi bir başlangıç tarihi bulunamazdı. Pazar gününün tatil olmaktan çıkarılması, diğer ölçülerle tutarlı olsun diye zamanın da onluk düzene göre bölünmesi, “Yıl 1” diyerek “tarih”in başlatılması, ayların ve günlerin adlarının değiştirilmesi, bütün bu yenilikler tabii ki Hırıstiyanlıktan uzaklaşmak amacını taşıyordu. Yeni Takvim uygulaması az değil 15 yıl yürürlükte kaldı. Aslında halk arasında çoktan tükenmişti. Fransa gibi “Kilise''nin büyük kızı” olarak nitelenebilecek derece Katolik bir ülkede Pazar günü tatilini, Noel''i, Paskalya''yı, Ölüler Bayramı''nı yok saymak, her gününü bir azize ayıran bir Takvim''i kanunla yürürlükten kaldırmak zaten olmayacak bir hayaldi.

Hiçbir gelişmiş toplum (hadi “sivil toplum” diyelim) takvimiyle oynatmaz. Ancak şunu da söylemeliyim: Fransız Cumhuriyetçilerinin Eski Rejim''le hiçbir ilgisi olmayan yeni bir takvim istemeleri –her ne kadar sosyolojik açıdan imkânsızsa da- dönemin devrimci ruhu içinde anlamlıdır. Yeni bir başlangıç, yeni bir tarih, insanlık için yeni bir çağ ve yeni bir takvim… Aydınlanma felsefesiyle iyice açığa çıkan anti-klerikal tavır Katolikliğin her şeyini olduğu gibi “zamanını” da reddetmektedir. Söylediğim gibi bunun anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Anlaşılmayacak olan, Fransız Devrimi''nden yıllar sonra, bir başka ülkenin cumhuriyetçilerinin Fransızların “Katoliktir istemeyiz” diye reddettikleri bir takvimi sorgu sualsiz benimsemeleridir.

Okurlarıma kedersiz bir yıl dilerim.

    Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Şafak Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

    Dinin afeti: Cahil sofular
    RAMAZAN

    Dinin afeti: Cahil sofular

    30. Cüz
    RAMAZAN

    30. Cüz

    Abdestin Önemi
    RAMAZAN

    Abdestin Önemi

    29. Cüz
    RAMAZAN

    29. Cüz

    Peygamberlerin semadaki yerleri
    RAMAZAN

    Peygamberlerin semadaki yerleri

    28. Cüz
    RAMAZAN

    28. Cüz

    27. Cüz
    RAMAZAN

    27. Cüz

    Cennete ilk girecek kişi
    RAMAZAN

    Cennete ilk girecek kişi

    26. Cüz
    RAMAZAN

    26. Cüz

    Efendimizin yasakladığı 4 şey
    RAMAZAN

    Efendimizin yasakladığı 4 şey

    "Günler gelip geçmekteler / Kuşlar gibi uçmaktalar"

    Yazıya başlık olarak seçtiğim Mahmud Hüdai Efendi''nin beytini muhakkak birçoğunuz hatırlıyordur; benim de birçoğunuz gibi ilk kez Ahmet Hamdi Tanpınar''ın Beş Şehir''inde karşılaştığım bu çok yalın, bu neredeyse bir çocuğun ağzından çıkmış derecede yalın beyit, Takvim''i yenilediğimiz bir günde Tanpınar gibi birçoğumuzu da herhalde hüzünlendiriyordur. Tanpınar, Mahmud Efendi''nin arada bir karşısına çıkarak “hiçbir hikmetin teselli edemeyeceği bir hüzünle” beytini tekrarladığını tahayyül etmektedir. “Hiçbir hikmetin teselli edemeyeceği” bu hüzün, herhalde, “kuşlar gibi uçmakta” ve “gelip geçmekte” olan “günler”dir. Tanpınar birkaç sayfa ileride “Eski hayatımızda takvim semavî bir şeydi” demekteyse de, bana sorarsanız, bu büyük yazarımız da, tıpkı yolundan yürüdüğü Yahya Kemal gibi Mahmud Efendi''nin beytine daha fazla kulak verir gibidir.

    “Günlerin” gelip geçişine, yani “zaman”a ve giderek “tarih”e tahammül etmek zaten insanlık tarihinin “yeni” sayılabilecek bir alışkanlığı değil midir? M. Eliade''ın herkesten önce açıkladığı gibi, arkaik kültürün insanları özellikle her yılbaşı paradigmatik jestlerin tekrarıyla o yılı, yani “zaman”ı ortadan kaldırmaya, Yaradılış anının yeniden kurulmasına, Kaos''tan Kosmos''a geçişin yeniden yaşatılmasına uğraşıyorlardı. İnsanın kendisini bir “tarihsel varlık” olarak görmeyi reddettiği bu dönemde, kozmik, biyolojik, tarihsel vb. her şey ancak bir tekrar içinde anlamlıdır. Bilindiği gibi, bu “döngüsel zaman” anlayışı Yahudilik''le son buldu ve tek yönlü bir zaman anlayışı içinde “tarih” anlamlı ve değerli bulundu. Hırıstiyanlık ve tarih felsefeleriyle de iyice temellendirilince, zaman ve onu bölüp biçip adlandıran Takvim de saf kozmik takvim olmaktan çıkıp daha çok “tarihsel takvim” olma yoluna girdi. Madem ki zamanın ve tarihin bir anlamı vardı, o halde her ikisine de bir çeki düzen verecek, onları olması gibi düzenleyip adlandıracak bir sahibin de olması gerekliydi. Tarihte karşılaştığımız “takvim savaşları”nın nedeni de, bu her tarihsel takvim sahibinin takvimini herkese dayatma arzusundan kaynaklanmıyor mu?

    Benim bildiğim en önemli “takvim savaşı” Fransız Devrimi ile başlamıştır. Cumhuriyet, ilk iş olarak, mekânın yani ülke topraklarının yeni idari yapılanmaya uygun olarak yeniden bölünmesine paralel olarak zamanın da yeniden düzenlenmesine yöneldi. Cumhuriyetçiler her şeye yeni bir ruh kazandırmak istiyor, kraliyetin ve Kilise''nin takvimini de reddediyorlardı. Gregoryen takvimi ayları, haftaları ve tabii bayramlarıyla zamanını doldurmuştu. Bu konuda hazırlanan birçok tasarı ve rapordan sonra Yeni Takvim''in Cumhuriyet''in ilk günü olan 22 Eylül 1792''den başlaması kabul edildi. Hatta bazılarınca bu işte mucizevi bir yan da vardı: 22 Eylül''de gökyüzünde gece ve gündüzün eşit olması gibi aynı gün yeryüzünde de insanlar arasındaki eşitlik ilan edilmişti! Yani yeni bir Takvim için bundan iyi bir başlangıç tarihi bulunamazdı. Pazar gününün tatil olmaktan çıkarılması, diğer ölçülerle tutarlı olsun diye zamanın da onluk düzene göre bölünmesi, “Yıl 1” diyerek “tarih”in başlatılması, ayların ve günlerin adlarının değiştirilmesi, bütün bu yenilikler tabii ki Hırıstiyanlıktan uzaklaşmak amacını taşıyordu. Yeni Takvim uygulaması az değil 15 yıl yürürlükte kaldı. Aslında halk arasında çoktan tükenmişti. Fransa gibi “Kilise''nin büyük kızı” olarak nitelenebilecek derece Katolik bir ülkede Pazar günü tatilini, Noel''i, Paskalya''yı, Ölüler Bayramı''nı yok saymak, her gününü bir azize ayıran bir Takvim''i kanunla yürürlükten kaldırmak zaten olmayacak bir hayaldi.

    Hiçbir gelişmiş toplum (hadi “sivil toplum” diyelim) takvimiyle oynatmaz. Ancak şunu da söylemeliyim: Fransız Cumhuriyetçilerinin Eski Rejim''le hiçbir ilgisi olmayan yeni bir takvim istemeleri –her ne kadar sosyolojik açıdan imkânsızsa da- dönemin devrimci ruhu içinde anlamlıdır. Yeni bir başlangıç, yeni bir tarih, insanlık için yeni bir çağ ve yeni bir takvim… Aydınlanma felsefesiyle iyice açığa çıkan anti-klerikal tavır Katolikliğin her şeyini olduğu gibi “zamanını” da reddetmektedir. Söylediğim gibi bunun anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Anlaşılmayacak olan, Fransız Devrimi''nden yıllar sonra, bir başka ülkenin cumhuriyetçilerinin Fransızların “Katoliktir istemeyiz” diye reddettikleri bir takvimi sorgu sualsiz benimsemeleridir.

    Okurlarıma kedersiz bir yıl dilerim.

    +